The Truman Show ile Medya Eleştirisi

Bu yazım, Peter Weir’in 1998 yılı filmi “The Truman Show”un bir medya eleştirisi olarak nasıl ele alınabileceği üzerinedir.

The Truman Show, medya ve gerçeklik üzerine düşünmemize olanak sağlayan bir film. Hikayenin orta yerindeki Truman Burbank aslında haberi olmasa da tam bir medya kahramanı. Katıksız bir “celebrity”. Yaşadığı kasaba, çevresindeki insanlar, evindeki eşi. hepsi, Truman’ın içinde bulunduğu yapay, kurmacadan ibaret dünyanın parçaları. Bu dünyanın adı “The Truman Show”. Daha ana rahmindeyken ne yaşayacağı planlanmış, doğduktan sonra da yetişkin olduktan sonra da aslında hala farkında olmadan uyumaya programlanmış bir kişi Truman. İsim seçiminden de anlaşılacağı üzere o şovun içindeki tek gerçek insan; yani Tru-Man. Yanıbaşındakilerse oynayanlar, oynaması gerekenler. Truman, prodüktör ve yönetmen Christof’un televizyon dünyasındaki reality şovundaki kişiden başkası değil.

Mevcut şovlardaki kişilerden tek farkı, uzun yıllar izlendiğinin farkında olmaması; yürürken, koşarken, yemek yerken, gülerken aslında uykuda tutuluyor olması. Bu haliyle de aslında medyadan gelen mesajları düşünmeden alıp tüketen, tüketip mutlu olduğunu farzeden, sistemi sorgulamaya gerek duymayan yığınların uyku halinin bir simgesi (Elbette sevgili Max Horkheimer ve Theodor Adorno’nun kulaklarını çınlatıp seyircilere sadece bir yığın olarak bakıyorsanız bu yorum geçerli.)

Filmde, Truman’ın yaşadığı Seahaven aslında bir film platosundan başka bir şey değil. Platonun içindekiler de şovun katılımcıları. Bu müthiş şovun arkasındaki isim ise Christof. Şovu kontrol eden bir insan-tanrı. Christof’un ismi de Truman’ın isminde olduğu gibi özel bir anlam taşıyor: Christ-of / Of-Christ. İsa’yı, Tanrı’yı çağrıştırıyor. Christof, bir ekiple çalışıyor. Ve herkesin tek amacı seyirciyi ekranda tutmak. Yani şovu devamlı kılmak.

Christof, çok da zeki. Dışarıdaki dünyanın pek tekin olmadığını biliyor. Seahaven’ın huzuru, düzeni, temizliği başka yerde yok. Seahaven, tam bir Amerikan rüyası, tam bir Amerikan mucizesi.

Christof, Truman’ı bu dünyanın içinde tutmaya çalışırken çift mesajlar da yollamıyor değil. Bu nedenle “canavar” da olmayabilir hissi uyandırıyor seyircide. Dışarıdaki dünyanın kirlenmişliğinden bahsederken Truman’a ve seyircisine onları mutlu edecek bir ütopya sunuyor. Bu ütopyanın adı da ilginç: Sea-Haven. Tam bir liman, tam bir sığınak. Ama yine de bu yarattığı ütopya üzerinden tanrısal konumunu koruduğu da bir gerçek.

Christof, kontrol odasındaki görünümüyle George Orwell’in romanındaki Big Brother’ı, odadaki kameralar, yine Orwell’in romanındaki görebilen, konuşabilen, hissedebilen ekranları (telescreen). Zaten, Orwell değil mi medyaya ilham kaynağı olan ve “Biri Bizi Gözetliyor” tarzı programlara ön ayak olan. Ne büyük ironi: Orwell, bu sistemi eleştirmişti. Oysa ki mevcut medya sistemi Orwell’in eleştrisinden fikir hırsızlığı yapıp duruyor.

Seyirci açısından bakıldığında da The Truman Show, eleştrisini bizimle paylaşmaya devam ediyor. Seyirciler, Truman’ın hikayesinde belki de kendilerini buluyorlar. Hayaller, olmak istedikleri var. Seyirci, aynı zamanda tüketici. Şovun yayını kesildiğinde perdeye yansıyan iki polis bir TV dergisi bulup kendilerine yeni alternatif aramaya koyuluyorlar. İşte bu nedenle filmin sonunda Truman’ın bu yapay dünyadan kaçıp kaçmayacağı çok da önemli değil. Sistem, seyirci için yeni kahramanlar yaratmaya hazır zaten. Türkiye’yi düşünürsek, dünyada olduğu gibi bizde de örnekler bol. Popstar’dan bıkan halk için Popstar Alaturka. Bunlardan da sıkıldysanız Buzda Dans. Hepsi dikkatlice kurgulanmış, kahramanlar yaratmaya ayarlanmış.

Medyanın sunduğu yapay dünya ve seyircinin buradaki tutsaklığı (Frankfurt Okulu açısından bakıldığında) ister istemez Alman felsefeci Herbert Marcuse’nin kapitalist sistemi totaliter rejimlerin devamı olarak açıklayan görüşlerini hatırlatıyor. Sistemin devamını sağlayan araçlardan biri olarak medya, seyirciyi ekran başında tutuyor, onları istediği gibi şekillendirmeye, aynı şeyi düşünmeye ve sergilediği ürünleri satın almaya sevkediyor. Böylece bir anlamda medya gerçekliği yeniden belirliyor ve yönetenin yönetmesini kolaylaştırıyor.

Yukarıdaki yorumda seyirciler daha önce de belirtildiği gibi bir yığın olarak algılanıyor. Ama bu yığının içindeki kişilerin farklılıkları olamaz mı? Yığının içindeki kişiler medyayı Christof’un planlarından farklı kullanıyor olamaz mı? Christof’un kurmacasını sorguluyor olamaz mı? Truman’ın en sonda yaptığı gibi. Bu konuda düşünmek de bize, yani seyirciye, yani medya araçlarını kullanan izleyiciye düşüyor. Ne kadar güçlüyüz?

© Ali Nihat Eken, İstanbul, 2007

“The Truman Show” yazısını podcast olarak da dinleyebilirsiniz:

ANE Blog Podcastlarını iTunes üzerinden dinlemek için aşağıdaki adresi iTunes’daki “Subscribe to Podcast” kutusuna yapıştırın ve üye olun:

http://www.gcast.com/u/aneblogpodcast/main.xml