Vilde Frang: Anne Sophie-Mutter, Benim Hayatımdaki Santa Claus

Vilde Frang 2014 for Warner Photo: Marco Borggreve

Röportaj: Ali Nihat Eken
Fotoğraflar: Marco Borggreve

Müzik şirketleri ve genç sanatçılar arasındaki ilişkiyi değerlendirebilir misiniz? Genç sanatçılar yeterince özgür mü?

Burada çok ince bir çizgi olduğunu söylemeliyim. Benim için önemli olan; istediğim, hissettiğim ve seyirciye duygularımı geçirebileceğim eserleri kaydedebilmektir. Aksi takdirde yaptığım iş, bir amaca hizmet etmez, kimseye yaramaz; en azından bana faydası olmaz. Bu şartlar söz konusu değilse kayıt yapmak zorunda değilim zaten.

Günümüzün zorluklarını biliyorum. Pazarlama ve dağıtım önemli, albüm satışları düşüşte. Böyle bir ortamda, zaten her zaman baskı altında olan klasik müzik sanatçılarından beklentiler de yükselebilir. Sansasyon yaratmak, dahi çocuksanız, gençseniz daha sansayonel yansıtılmanız isteği… Bir çeşit “ambalajlama” yani; içerikten ziyade bu içeriğin nasıl sunulduğu. Yaşıtım sanatçı arkadaşlar geçmişteki sanatçılara göre daha büyük baskı altında olabilirler. Benim büyüdüğüm zamanda sektör daha farklıydı; daha farklı değerlerin olduğu bir dönemde yetiştim.

Albümlerinizi yaparken inisiyatifinizi kullanabildiğinizi anlıyorum bu durumda.

Evet, doğru. Örneğin Bartok Sonata, Grieg Sonata ya da Strauss Sonata… Müzik şirketim, bu bestecilerin kayıtlarıyla büyük satış rakamlarına ulaşamama kaygısı taşıyabilir. Ben ise hep çok popüler olmayan eserleri önerip duruyorum. Müziği inkar edemem. Bir karar vermek zorundasınız. Bu tür istekler sizi etkilememeli. Bu istekler bir çeşit zehir gibidir. İçgüdülerinizi dinlemeniz gerekir. Aslında bu konuda doğruyu yaptığıma inanıyorum. Belki kaydettiğim eserler şirketim için popüler değildi. Ama benim için önemliydi.

Bu anlattıklarınız albümlerinizin programlarına da ışık tutmuş oldu.

Evet, bu kesinlikle benim kalbimin sesiyle ilgili bir şey. Her zaman mantıklı bir açıklaması da bulunmuyor. Bir içgüdü. Örneğin, Britten Konçerto, Korngold Konçerto kaydediyorum. Bu konçertoların, yirminci yüzyılın ruhunu yansıttıklarına inanıyorum ve onları paylaşıyorum.

Mariss Jansons, Anne Sophie-Mutter, Mitsuko Uchida gibi önemli isimlerle çalıştınız. Tecrübelerinizden bahsedebilir misiniz?

Mariss Jansons ile büyüdüğümü belirtmeliyim. Oslo Filarmoni Orkestrası’nın şefiydi ve onunla ilk kez konsere çıktım. Bu nedenle onunla ne zaman çalışsam onu tanıdiğım duygusu eksik olmadı bende. Bütün o muhteşem repertuvarı onunla dinledim. Mahler, Bruckner dinledim. Mariss Jansons’ı tanımak benim için şöyle bir durum: Kralın portresini madeni bir paranın üstünde görüyorsunuz ve siz o kralı şahsen tanıyorsunuz. Böyle bir duygu. Kraliçe Elizabeth gibi. “Evet onu tanıyorum, onu biliyorum!” Mariss Jansons ile işte böyle. İlk konserimde çok gençtim. Ama yıllar sonra onunla yine çaldım. Ve onun senfonik repertuvarda benim için büyük bir ilham kaynağı olduğunu düşünüyorum.

Anne Sophie-Mutter’a gelince. Onu tanıdğım için çok imtiyazlı sayıyorum kendimi. Sophie-Mutter, hayatımdaki Santa Claus’dur. Onunla çok küçükken tanıştırıldım. Beni çok çalışmam konusunda teşvik etti. Disipilinli olmayı, bir yapı oluşurmayı, kendimi yaptığım işe adamayı ondan öğrendim. Öylesi bir mentorumun olması çok önemliydi. Anne Sophie-Mutter desteklediği genç yeneklerle çok ilgilenir.

Çok kişiyle çalıştım, birbirlerinden tamamen farklı kişiler. Ancak, bu farklılıklar, farklı şeyler öğrenmeme yardımcı oldu. Örneğin, Mitsuko Uchida ve Anne-Sophie Mutter, aslında ‘kuzey” ve ‘güney’ gibidirler.

Kemanınızdan bahsedebilir misiniz? Nasıl bir ilişkinizi var aranızda?

Son 10-12 yıldır aynı kemanı kullanıyorum. 1860’lardan bir Fransız: Jean-Baptiste Vuillaume. Bu kemanı Anne Sophie-Mutter’den edindim, onun himayesinde çalışırken. Daha sonra bu enstrümanı satın aldım. Bu keman ile çalışmak çok zordur. Çok iyi davranmalısınız; içindeki güzelliği çıkarmak kolay değildir. Yani kolay yürüyen bir ilişki değil bu. Bazen beni mutsuz bile eder. Ancak, onunla çalışmak bana çok şey kattı. Müthiş bir ruhu; lirik bir kişiliği vardır.

Norveç’te doğdunuz, Almanya’da yaşıyorsunuz. Bu iki ülkeyi klasik müzik açısından anlatabilir misiniz?

Zor bir soru. Almanya, klasik müzik sanatçıları için Avrupa’daki bir cennet. Eğitim almak isteyenler için Almanya’yı kesinlkle öneririm. Kökler, gelenekler, önemli besteciler buradan. Farklı ekollerin ev sahibi… Rus ekolü, Fransız ekolü… Çok nitelikli bir uluslarası müzik toplumu yaşar burada. Norveç’e gelince. Benim kişisel gelişimimde çok önemli. Çocukluğum orada geçti; kişiliğim orada şekillendi. Ama Almanya; geliştirmek, rafineleştirmek istediğim şeylere çok uygun bir ortam sağladı.

Gençlerin klasik müziğe ilgisi nasıl sizce?

Gençler ve onların klasik müziğe ilgisi hafife alınmamalı. Ne zaman okul konserleri versem her defasında gençler beni şaşırtmıştır. Anlayacaklar mı? Bu, burada yürüyecek mi? Aramızda bir ‘anlaşmazlık’ mı olacak? Bu tür sorular her defasında geçerliliğini yitirdi çünkü gençler o kadar meraklı ve açık görüşlü ki devamlı sorular soruyorlar, öğrenmek istiyorlar. Yaklaşımlarında bir ‘adanmışlık” gözlemliyorsunuz.

Gençlerin klasik müzik ile erken tanıştırılması çok önemli. Bir çocuğun hatırlayabilme yeteneğini geliştirdiği yaş, en ideal yaş bence. Çocuklar, hamburger yemeyi severler ama bu onların tat alma yeteneklerine pek katkıda bulunmaz. Faklı baharatlardan, lezzetlerden mahrum kalırlar. Klasik müzik dinlemek de iyi bir kitap okumak gibidir. Çoçukları kaliteli şeylere yöneltmeliyiz. İyi müzik verdiğinizde çocukların algıları ve tepkileri sizi kesinlikle şaşırtacaktır.

Klişe bir soru olacak ama merak ediyorum. Neden keman seçtiniz?

Aslında ben seçmedim. Kontrbas ilgimi çekiyordu çünkü kızkardeşim de babam da kontrbas çalıyordu. Ancak… bir ailede iki kontrbas olursa ve ailenin arabası da küçükse… Tatile giderken düşünsenize. Babam önce bana kartondan bir oyuncak yaptı; telleri yoktu. Üstüne “Hello Kitty” süslemeleri yapıştırdım. Ama sesi yoktu; bu beni çok üzüyordu. Yaklaşık bir yıl sonra gerçek bir kemanım oldu. En azından ‘ses’ verebiliyordu. O sesi duyduğum andan itibaren geriye dönüp bakmadım; benim enstrümanım kesinlikle keman olacaktı.

Ve Türkiye

İstanbul’da üç yıl kadar önce sahneye çıkmıştım. Kelimenin tam anlamıyla büyülü bir şehirdi. Önümüzdeki yıl yine sizlerle olacağım.

Çok teşekkürler, Vilde Frang. Heyecanla bekleyeceğiz.

Vilde Frang 2014 for Warner Photo: Marco Borggreve

O sesi duyduğum andan itibaren geriye dönüp bakmadım; benim enstrümanım kesinlikle keman olacaktı.

Mitsuko Uchida ve Anne-Sophie Mutter, ‘kuzey” ve ‘güney’ gibidirler.

Araştırma: Neden Koşuyoruz?

İngiltere’de 2016’da yapılan bir ankette insanları koşmaya teşvik eden faktörlerin başlıcaları şöyle sıralanmış; kadın ve erkeklere göre oranlar “2” üzerinden puanlanmış:

1) Rekabet: En iyi sürede koşmak, yarışlarda başarılı olmak. Kadınlar: 0,75 Erkekler: 1:05 2) Psikolojik: Sıkıntılardan arınmak, esenlik, düşünmeye zaman ayırmak K: 1:24 E: 1:07 3) Estetik nedenler: Güzel bir görünüme sahip olmak ve kilo vermek K: 1:15 E: 0:83 4) Sosyalleşme motivasyonu: Koşu yapan gruplar yoluyla sosyalleşme olanağı K: 0.89 E: 0:85 5) Çevre ve doğa motivasyon: Açık havada olmak ve doğa ile iletişim kurabilmek K: 1:29 E: 1:35

Kaynak: Runometer Fotoğraf: Sabah koşum sonrasında. Sabancı Üniversitesi’nde, göl ötesinde solda Gösteri Merkezi ve sağda Spor Merkezi var.

Kindle Paperwhite: E-Reader Deneyimi

Haruki Murakami’nin ‘Sputnik Sweetheart’ romanını Kindle Paperwhite’ı ilk kez kullanırken okudum. Her Murakami romanında olduğu gibi Sputnik Sevgilim’i de okurken bol bol iç gözlem  yaptım.

Bu kısa yazıda Kindle üzerinden  okuma üzerine bir iki deneyimi paylaşmak istiyorum. E-kitap okumayı seviyorum ve bunu iPad Mini üzerinden Kindle ve Kobo uygulamalarıyla yapıyordum kısa süre öncesine kadar. Kindle Paperwhite alınca okuduğum ilk kitap Murakami’nin romanı oldu.İzlenimlerim şöyle:

Kindle’a alışmak için öncelikle tam bir kitap okumak gerekti. iPad’deki uygulamayı kullanmak bence daha pratik. iPad cihaz özellikleriyle daha üstün. Ancak, hemen eklemeyelim. iPad ve Kindle aslında tamamen farklı cihazlar. Kindle bir “e-reader” ve kendine has bir yanı var. Daha kitap duygusu veriyor ve gözü daha az rahatsız ediyor uzun okumalarda. İlk sayfalarda yadırgamış olsam da giderek benimsedim cihazı ve aldığıma pişman olmadım. Yanımdan ayırmayacağıma eminim. Pratik, iPad mini’den daha küçük boyutlu, taşınması daha kolay, internet kullanımındansa okumaya yöneliyorsanız şarj süresi çok daha uzun. Sosyal medyada kitapla ilgili paylaşım yapabiliyor, altını çizdiğiniz cümleleri e-posta ile gönderebiliyor, Goodreads hesabınızı kullanabiliyor, sözlük vs kullanabiliyorsunuz. Kindle Paperwhite, renkli değil.

Kindle Paperwhite E-reader, 6″ High-Resolution Display (300 ppi) with Built-in Light, Wi-Fi (Black)

img_4809

Koşu Günlüğü Tutmak

Running Fitness dergisinde okuduğum bir makalede yarış sonrası arkadaşınızla ya da koçunuzla fikir alışverişinde bulunmanın yararından bahsediliyordu. Ayrıca günlük tutmanın da iyi bir fikir olacağı vurgulanıyordu.

Bunu sadece yarışlara değil de günlük, haftalık, aylık… antremanlarımıza / koşularımıza uygulamanın da yararlı olacağını düşünüyorum. Koşuda iyi giden yönler, iyi gitmeyen yönler, geliştirilmesi gereken noktalar olmak üzere koşu günlüğü tutulabilir. Böylece önceki çalışmaların sonraki çalışmalara ışık tutması sağlanabilir ve koşucunun kendini tanıması böylece kolaylaşabilir.

Günlükler bir defter yoluyla da olabilir, telefon ve tabletler için geliştirilen uygulamalar da kullanılabilir. Örneğin ‘Day One‘ isimli ‘journal-app’ çok başarılı; uzun zamandır kullanıyorum. Blog oluşturmak da bir diğer seçenek. Ya da sosyal medyada, örneğin, Instagram’da fotoğraflar yanında tecrübeleri de paylaşmak ve öneri almak yararlı olabilir.

AppStore: Nike+ Running

Nike+ Running uygulamasını epeydir kullanmama rağmen uygulamanın içindeki Nike Coach özelliğine pek bakmamıştım. İki hafta önce kendime bir koşu hedefi belirleyince uygulamayı kullanma biçimim de değişti: 12 hafta sürecek bir yarı maraton programını kendime hedef olarak seçtim. Geçtiğimiz Mayıs ayında bu mesafeyi amatörce koşmuştum ama bu defa daha programlı hareket etmek istedim. 12 haftanın ilk iki haftası geride kaldı. Şu ana kadar çok zorlanmadım ama muhtemelen bundan sonrası daha zorlu geçecek. (Son bir yıldır çok düzenli olarak uzun yürüyüşler yaptıktan sonra koşuya yeniden geçmiş olmam da yardımcı oluyor) Continue reading “AppStore: Nike+ Running”

Koşucular İçin Vazgeçilmez: Yer Fıstığı Ezmesi Koşucular İçin Neden Yararlı? 

Yer fıstığı ezmesi doymamış yağ, protein ve lif açısından zengin bir besindir. Enerjiye dönüşmesi, yanması da yavaş olur ve gücümüzü korumamıza yardımcı olur. Şeker yediğimizde ani bir enerji yükselmesi yaşarız; aynı şekilde enerji kaybı da çabuk olur. Oysa yer fıstığı ezmesinde yanma yavaş olduğu için gücümüzü de daha uzun süre koruyabiliriz. Besinleri enerjiye çevirmede yararlıdır. Continue reading “Koşucular İçin Vazgeçilmez: Yer Fıstığı Ezmesi Koşucular İçin Neden Yararlı? “

Travel Notes: Climb Up The Galata Tower and Enjoy the 360-Degree Views of Istanbul

The medieval Galata Tower is one of the most prominent landmarks in Istanbul. Built in 1348, it offers visitors wonderful bird’s eye views of the city. Turkish filmmaker Mustafa Altıoklar calls the Galata Tower “a witness to the city of Istanbul” (Divan İstanbul). The tower marks the entertainment quarters of Karaköy, Galata and Beyoğlu. Continue reading “Travel Notes: Climb Up The Galata Tower and Enjoy the 360-Degree Views of Istanbul”

Travel Notes German Sculptor Peter Lenk: Triumph of Satire in Constance

Sculptor Peter Lenk’s fountain sculpture (1991) in the German town of Constance is amusing, creative and shocking. It is called “Triumph of Satire” and consists of more than 30 comical figures and some water basins. It has two truimphal arches. It is one of the important landmarks of Constance in the street of “Untere Laube”. Continue reading “Travel Notes German Sculptor Peter Lenk: Triumph of Satire in Constance”