masumiyet.jpg Açılan, kapanan, ötesini – berisini gösteren kapılar eşliğinde Zeki Demirkubuz’un Masumiyet’inden içeri adım atıyoruz. Cezaevi müdürü odasına birini alıyor, kapıyı kapatıyor, kapı yine de kendiliğinden açılıyor. Bu kapıyı açan yönetmenin eli mi yoksa yönetmenin sakladığı ama karanlığı yırtıp seyirciyle buluşmaya can atan hikayesi mi? Ya da ikisi de değil mi? Cezaevi müdürü elindeki kağıdı yüksek sesle okurken içimizde bir yıkılmışlık duygusu beliriyor:“Ben, Süleyman Güneş’ten olma 1965 Erzincan doğumlu Yusuf Güneş. On yıldan beri TC Adalet Bakanlığı’na bağlı çeşitli cezaevlerinde hükümlü olarak kalmaktayım. Tahliyeme 3 gün kalmıştır. Depremde bütün ailemi kaybettiğimden dışarıda hiç bir yakınım kalmamıştır. Gidebileceğim hiç bir yer olmayıp, bildiğim bir meslek ya da zenaat yoktur. Bu yüzden siz büyüklerimden, kalan ömrümü burada geçirmek için izin istiyorum. Aksi takdirde, hiç istemeden, bir suç işleyip mahkumiyetimin devam etmesini sağlayacağım. Ancak buna lüzum kalmadan siz büyüklerimin anlayış göstereceğine yürekten inanıyorum. Durumu bilgilerinize arz ederim”

Yusuf, dışarı çıkmaktan korkuyor.Yusuf, dışarıda onu neler bekleyeceğini bilemediği için korkuyor, kendini dışarıdaki hayata hazır hissetmediği için korkuyor. Sessizliği, sakinliği, içine kapanıklığı, korkusuyla daha artıyor. “Çok zaman geçti. Bir tek ablamla eniştem var. Onlar da başka şehire göçtü.” Cezaevi müdürünün Yusuf’a tavsiyesinde, sistemin çarpıklığını, kişiyi topluma kazandıramadığını gözlemliyoruz: “Çıkıp bir dene. Baktın olmuyor. Bir dene.” Olmuyorsa ne olacak?

Daha sonraki sahnede Yusuf’u, bir otobüste izleriz. Kamera bize yolu gösterir. Ancak sadece, farların aydınlattığını seçebiliriz. Karanlık sadece dışarıda değil, aynı zamanda içimizdedir. Yusuf’a kapılmışken yolda otobüse binen (daha sonra Bekir ve Uğur olarak karşımıza çıkacak) iki karaktere rastlarız. Tam da onları incelemeye başlamış, bir şekilde, Yusuf”un hikayesine ortak etmeye çalışırken otobüs durdurulur ve polis, bu iki kişiye indirir. Karanlıkta otobüs yoluna devam ederken, tabelalardan nerede olduğumuzu anlamaya çalışırız.

Yusuf, otobüsten indiğinde ürkek ve şaşkındır. Yapayalnızdır. Bir otele vardığında kamera birden bizi içeriye alır. Yusuf, otelin hemen dışında kalmıştır. Otelin içinde açık olan televizyondaki bir Türk filminde kime ait olduğunu bilemediğimiz bir ses, belki Türkan Şoray, sanki Yusuf’u karşılar: “Hoşgeldiniz.” Ama gerçekte onu karşılayan böyle sıcak bir ses yoktur.

Otelin lobisindeki televizyonu ilk kez (ama kesinlikle son değil) görürüz. Oteli işleten Mehmet’i, sessiz sakin oturan ya da uyuyakalan küçük kız çocuğunu, Yusuf’u, bu televizyon karşısında daha defalarca göreceğimizi o an bilemeyiz. Televizyonda izlenen çoğunlukla Türk filmleridir. Çıkmazın içindeymişçesine insanlar bu filmleri seyrederler. Büyülenmiş gibi bakarlar.

Lobideki kız çocuğu Yusuf’un ilgisini çeker. Kendisi gibi sessizdir. Sessizlikle dokunmuş bir tül perde ile kaplanmıştır sanki. Mehmet, küçük kızı kastederek “Ailesi hep geç gelir” der, Yusuf’a. Yusuf’un odasına geçtiğimizde, duvardaki resimlere gözümüz takılır. Yılmaz Güney’in resimleri vardır. Başka resimlere de rastlarız.Orhan Gencebay’ın resmi vardır. Manzara resimleri vardır; ama bunların arasında, sanki gizlenmiş, bir Yılmaz Güney resmi daha vardır. Güney’in elinde silah vardır.

Küçük kız hastalandığında Yusuf ve Mehmet, onu hemen hastaneye götürmek isterler. Bu arada televizyonda yine bir Türk filmi vardır. Filmdeki sesi duyarız. “Çok mutluyum”. Ya lobidekiler? Seyredenler? Ortak bir dünyayı paylaşmıyorlar mı yoksa?. Hastane, bildiğimiz hastanelerdendir: “İçerisi çok dolu, şurada bekle” der hastabakıcılardan biri.

Filmde Zeki Demirkubuz, açılan kapanan kapıları bıkmadan kullanmaya devam eder. Karanlık perdede, kapıların açılmasıyla içeri hafif bir ışık dolar, kapı kapanır, ışık karanlığa dönüşür. Bunlar bir yandan fade-in / fade-out görevi görür, diğer yandan biz bu arada görebildiğimiz kadarını görebiliriz. Hastaneden sonraki sabah, kapı yine açılır, Yusuf, çocuğa bakar, kapıyı tekrar kapatır. Kapının aralıklarından, ötesinden-berisinden, hikayeye katılmaya devam ederiz.

Daha sonra Yusuf’u şehirde dolanırken görürüz. Eniştesi Hasan’ın dükkanına gider. Hasan, onu evine davet eder. Bu defa açılan kapıdan Yusuf’un ablasını görürüz. Sessizlik vardır. Kadın konuşmaz. Çocuk da sessizdir. Televizyonun önünde Türk filmi seyretmektedir. Abla arkadaki odaya geçerken yandaki kapı açılır, Hasan salona girer. İçki şişesi boşaldıkça Hasan da anlatır, anlatır:

“Çocuğu da kendine benzetti. Biri televizyonun karşısına geçiyor. Diğeri de odaya. Ses yok, seda yok.”

“Ne yaptım ben ona. Boynuzlanan ben. Onuru kırılan ben.”

Hasan içtikçe kontrolünü kaybeder: salonun otasında televizyonun önünde sırtı seyirciye dönük görüntüsü akıldan çıkacak gibi değildir. Televizyondaki Türk filminin önünde, ayakta; kızgın, kemerini gevşetir, bağırır çağırır. Filmdeki karakterlerden farklı bir görüntü çizer. Kemerini gevşettikçe, karanlık saçılır odaya. Kemer gevşedikçe karanlıkta boğulur. Ve yandaki odada duran karısını gider döver. Kadın sessizdir.

Yusuf, aceleyle oradan uzaklaşıp otele gider. Karanlıkta açılan kapı bize Yusuf’u gösterir. Yusuf, içeri girer, kapı kapanı, ışık kesilir. Sonra diğer bir kapı açılır, Yusuf, küçük kıza bakar. Kız uyumaktadır.

Daha sonra, bu küçük kızın Çilem’in (adı da çok şey ifade eder aslında), Yusuf’un otobüste gördüğü Uğur’un kızı olduğunu anlarız. Uğur, yine otobüste gördüğümüz Bekir’ledir. Ancak, bu noktada bilemeyiz çocuğun kime ait olduğunu. Yusuf ile Bekir, çorbacıda konuşurlar; dertleşirler. Daha sonra Yusuf, şehirde dolanırken Demirkubuz’un kamerası sabit duramaz. Yusuf’un sürüklenip gidişini gösterir belki de bize. Kaldırımdaki uzun gri ve beyaz çizgiler, kameranın hareketlerine karışır. Ve Yusuf’un gözlerinden şehre bakarız. Onun endişesini hissederiz. Bazen kamera çok uzaklaşır Yusuf’tan. Koacaman şehirde onu daha küçük yapar böylece, daha yalnız.

Yusuf, yine böyle gezindiği bir gün Uğur’u görür. Elinde 2 poşetle yürümektedir Uğur. Yusuf, Uğur’un peşine, bizler de onların peşine takılırız. Uğur ve Bekir’in ilişkisinden emin olmak için biraz daha beklememiz gerektiğini hissettirir yönetmen bize. Filmin akıp giden ddiğer dakikalarında, otelin lobisine 2 adam gelir ve Uğur onarla gitmeye çalışınca, Bekir buna karşı çıkar. Aslında buna hep karşı çıkmıştır, 20 yıldan bu yana karşı çıkmıştır. Bekir, silahı Uğur’a doğrultsa da Uğur bunun provasını zaten 20 yıldır defalarca yapmıştır. Gider göğsünü silaha yaslar. Yaslandıkça, Bekir daha küçülür, daha çaresizleşir. Uğur “Sıksana lan!”diye haykırır, “Ya çekersin, ya da si.rir gidersin.” Bekir, küçücük kaldığında Uğur, noktayı koyar: “Sana söylediğim saatte dönerim.” Tüm duyuları donuklaşmış Bekir’i odasına çıkarırlar Mehmet ile Yusuf. Onu yatağına yatırırlar; Yusuf ışığı kapatır, kapıdan çıkar, karanlıklar, belli belirsiz aydınlıklar birbirini takip eder. Aşağıda televizyonda bir Türk filmi vardır. Melodram. “Sakın bu acı ayırmasın sizi..” der filmdeki ses bu defa. Mehmet, ağladığında Yusuf “Film bu Mehmet Ağbi, film. Milleti ağlatmak için yapıyorlar.” Mehmet, filmde kaybettiği bir şeyi mi görüp ağlar acaba? Kaybettiğimizi, özlediğimiz, hayal ettiğimiz şeyler midir bu göz yaşlarını döktüren acaba? Olamadıklarımız, yaşayamadıklarımız mıdır?. Yusuf, lobideki aynada Çilem’i görür. Kız, yine hareketsiz, televizyonun karşısındadır. Televizyonu görmeyiz ama james Brown’ın “I Feel Good” şarkısını duyarız. Gerçekten küçük kız kendini iyi hissediyor mudur acaba? Daha sonra, küçük kızın sağır ve dilisz olduğunu öğrendiğimzide de televizyonun sesi ger plandan duyulmaktdır: “Hayatın anlamı nedir sizce?”

Masumiyet’in bir diğer sahnesinde Bekir, Yusuf ve küçük kızı görürüz. Açık havada yakalarız onları ve öykülerini. Böylece daha iyi anlarız onları. Yusuf, en yakın arkadaşını öldürmüştür. Çünkü, ablası evli olduğu halde bu arkadaşıyla kaçmıştır. Yusuf da arkadaşını öldürmüş, bu arada kurşun, ablasının dilini parçalamıştır. O zaman anlarız, Hasan’ın karısını dövdüğünde kadının suskunluğunun nedenini.

Uğur’un öyküsünü ve dolayısıyla Bekir’in öyküsünü de Bekir’in ağzından alırız. Uğur’un sevdiği adam, bir cezaevinden diğerine girip çıkan Zagor uğruna 20 yıldır bir yerden bir yere taşındığını, oros..luk yaptığını anlarız. Sevgisi uğruna tüm bu acılara katlandığını anlayınca içimiz burkulur. Tıpkı bir aynanın yansıması gibi Bekir de Uğur’un peşinden gitmiştir yıllarca. O da sevdiği kadın için bu hayata düşmüştür. Kötü niyetli başlamamış olsalar da hayat onları nerelere sürüklemiştir. Öylesine sürüklenmedir ki bu, akıp gitmemek için bir yere tutunmak mümkün olamamıştır. Bekir, çok basit özetler tutkusunu: “Her seferinde peşinde buldum kendimi ve işte aradan 20 yıl geçti.” Küçük kız Çilem’in konuşamamasının nedenini de öğreniriz: Uğur, hamileyken Zagor’u ortaya çıkaran kocasından dayak yemiştir. Bekir sözlerini tamamlarken yoruma gerek fazla yoktur; filmin tamamına hakim olan çıkış bulamamazlık duygusu kendini gösterir: “Oğlum, Bekir, kaderin belli. Eğ başını, usul usul. O gün bugündür yürüyorum işte.”

Her ne kadar Zeki Demirkubuz, kamerasını her zaman karakterlerden belirli bir uzaklıkta tutsa da oyuncuların devleşerek bu mesafeyi kapattıkarı sahnede Bekir ve Uğur’un kavgalarına şahit oluruz. Şahit olmanın da ötesinde onların kavgası bizi de acıtır, ruhumuzu kara ile kaplar. Kuvvetli bir fırtına gibidir bu sahneler, bizi sendeletir. Deprem gibidir, bizi sallar. Bu depremden, bu fırtınadan yara almadan çıkmak mümkün mü? Gecenin sessizliği bir silah sesi ile bozulur, Bekir dayanamamıştır artık.

Bekir’in ölümüyle değişim hızlanır. Yusuf, Bekir’in yerini alır. Yusuf da aşıktır Uğur’a: “Sevdim seni abla.”. Ancak, onların dünyasında böyle bir sevgiye yer olabilir mi? Sevgisine, merhametine, sıcaklığına rağmen Yusuf, bu son derece masum isteklerini gerçekleştiremez. Sistem öylesine kurulmuştur ki kişi iyi niyetli bile olsa aşkı, sevgiyi yaşayamaz gönlünce; sistemin dayattığına boyun eğmek zorunda kalır. Bu sistem öylesine pekişmiştir ki kurallarıyla, işleyişiyle doğal bile görünür, kabul edilir. Değerler etkilenir, şekillenir. Bireyler, daha önce Bekir’in vurguladığı gibi, eğerler başlarını, yürürler usul usul. Bekir gibi, Uğur gibi, televizyondaki eski Türk filmlerini izleyen pek çok kişi gibi. Uğur çıkışır Yusuf’a: “Bırak bu film ağızlarını”. Uğur ve Yusuf’un içlerini boşalttıkları sahneler filmin ayrıcalıklı sahnleri olurlar yine. Noktayı burada da Uğur koyar ve çıkışın olmadığını hatırlatır bir kez daha bize: “20 yıl oldu. Gidecek yer kalmadı. Söylenecek söz de. İstersen git.”

Yusuf gider ama Bekir’in yıllarca yaptığı gibi geri döner. Otele gidip odasına çıkar. Mehmet, Yusuf’a, “Sonra gel aşağıya istersen. Güzel film var. Çay da demledim.” der. Yitirdiklerini belki de filmlerde bulup mutlu olacaklardır. Belki de yitirdiklerini görüp ağlayacaklardır.

Yusuf, yine bir gece pavyonda Uğur’u beklerken polis baskınına uğrar. Karakolda falakaya yatırılır.Bu acının ardından otele döndüğünde televizyonda çizgi film Casper’ı seyreder. Acı sizce diner mi?

Lobide otururken Yusuf’a telefon gelir. Uğur’un kocasının hapishaneden kaçtığını öğreniriz. Yol gözükmüştür Uğur’a, küçük kıza ve elbette Yusuf’a (ya da Bekir mi demek daha doğru olurdu?). Bu arada televizyondan bir tanıtım duyarız. “Yalan Dünya geliyor.” Yusuf, Çilem’i de alarak yollara düşer. Ankara’ya giderler. Uğur’la buluşacaklardır. Ankara’daki otelin lobisi de önceki otelin lobisinden farklı değildir. İnsanlar kıpırdamadan, sessizce televizyona bakarlar, Türk filmi seyrederler.

Aramalar, bulamamalar, yollar, otobüsler, yollardaki şeritler, çizgiler.. Ve molada uğranılan bir lokanta. Televizyonda haberlerde Reha Muhtar; cinayet haberi vermektedir. Yusuf, kızın ağzına kaşıkla çorbasını içirirken küçük kız gözünü televizyondan alamaz.

Ancak, annesinin cinayete kurban gittiğini anlayamaz bile. Yusuf da farkında değildir.

Ve son çare: İstanbul. Müebbet hapse çaprtırılmış bir arkadaşının babasını bulur binbir zorlukla. Yanında da Çilem. “Orhan’ı aramıştım” der. Yaşlı adam acı içinde ona sarılır; onları eve alır. Yerde bir kefen. Yanı başında da donuklaşmış babayı gösterir kamera bize.

Yusuf bakıyor, Çilem bakıyor, içi acıyan baba bakıyor. Baba ne kadar zamandan beri oradadır acaba diye düşünürüz.

Ve beyazperde de kapkara zemin üzerinde Samuel Beckett’ın sözleri beliriyor. “Hep denedin. Hep yenildin. Gene dene. Gene yenil. Daha iyi yenil.”

© Ali Nihat Eken, İstanbul, 2007, alinihatekenblog@yahoo.com

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s