Yazı Dizisi: Beyazperdede Göçmen İşçiler (2): Tevfik Başer’den 40 Metrekare Almanya

filmportalde1.jpgTürkiye’den Almanya’ya

1961 yılında Almanya ve Türkiye arasında yapılan bir anlaşma sonucu Türkiye, Almanya’ya resmi yoldan ilk Türk işçilerini göndermişti. Bu işçiler, Almanya’da geçici işçi konumundalardı; bu nedenle “Gasterbeiter /Guestworker/Konuk işçi” olarak adlandırıldılar. Daha sonraki yıllarda Alman işveren, geçici işçi almaktansa elinde bulunan tecrübeli işçilerin sözleşmelerini yenilemeyi tercih etti. 1970li yılların ortalarında da bu işçilerin eşlerini ve çocuklarını Almanya’ya getirmelerine izin verildi.

1960lardaki göç dalgasını takip eden dönemlerde Almanya’daki göçmen işçilerin durumu, özellikle de Türklerin, Almanya sinemasının işlediği konular arasında yer aldı. Oliver Leaman Companion Encyclopedia of Middle Eastern and North African Film‘de, Fassbinder’in Katzelmacher (1969) ve Fear Eats the Soul (1973) isimli filmlerinin göçmen sinemasına önderlik yaptğını yazmaktadır.

1980li yıllara gelindiğinde Türk işçilerini perdeye taşıyan yönetmenlerden biri de Tevfik Başer idi (1951 Çankırı doğumlu Başer, Almanya’da yaşamaya başlamış ve 1989 yılında Alman vatanadaşlığı hakkını elde etmişti). Bu döneme kadar ve bu dönemde yapılan pek çok filmin, Türk göçmenleri tek boyutlu yansıttığı konusunda tartışmalar vardır. Örneğin, Deniz Göktürk’ün pek çok yazısında bu tek boyutluluk vurgulanmaktadır. Bu tartışmalarda, perdeye yansıtılan Türklerin bir anlamda içine kapanık, yaşadıkları toplumla bağ kuramayan, suskun, “dilsiz” oldukları vurgulanır. Bir anlamda, Türk işçileri, John Berger’in “The Seventh Man / 7. Adam” miti ile ilintili hale getirilir.

Tevfik Başer’in 40 Metrekare Almanya‘sı da bu eleştirilere maruz kalmıştır. Ancak, Başer’in filmi, içeriğiyle, mekan kullanımıyla, Turna’sı ve Dursun’uyla, her zaman önemli bir referans filmi ve akademik çalışmaların bir parçası olmayı hak etmiştir.

Yakın plan ile film

Filmin açılışında kamera evin içinde dolaşır; seyirciye göz olur. Eşyalara, duvardaki resimlere bakınca Türkiye’de bir evde olduğumuz hissine kapılırız. Ev, son derece bakımsızdır. Düzensizlik ve kasvet hüküm sürmektedir. Kapılar, duvarlar nefes almayı güçleştirir; kendimizi bir an önce evin dışına atmak isteriz. Ancak, kapı açılır içeri bir kadın ve bir erkek içeri girer; kapı kapanır. Biz de onlarla birlikte içeride kalırız. Film boyunca da bu hep böyle olacaktır; yönetmen, Dursun’un karısı Turna ile birlikte bizi 40 metrekare Almanya’nin içinde tutacaktır. Aslında bu Almanya olmayabilir; Dursun’un ataerkil kültürünün yeniden kurgulanmış halinden başka bir şey değildir. Turna’nın babası onu Dursun’a verdiğinde; Turna üzerindeki kontrol kocaya geçmiştir. Turna, bu evin içinde yaşamaya mahkum olacaktır; “Turna” adıyla bağdaşmayacak şekilde bir kafeste tutulacaktır. Kocası her sabah işe giderken onu eve kitleycektir.

“Hayvan mıyım ben?”

Turna, evde temizlik yaparken kapının önünü temizlemek ister ve o anda işe giden kocasının kapıyı üstüne kilitlediğini farkeder. Akşam olunca Dursun’a sorar:

“Kapıyı neden kilitliyorsun? Hayvan mıyım ben?”

Dursun’un cevabında ataerkil bir kültürün kendine güvensizliği saklıdır aslında:

“Bizim oralara benzemez burası. Burası Almanya. Onların ne b..k olduğunu bilmezsin sen be… Hem sen nereden biliyordun kapının kilitli olmadığını? Dışarı mı çıkacaktın? Haydi, çık!.. çık, b..k var dışarıda b..k.”

Kameranın görüş açısından çıkmak

Turna ile Dursun’un cinsel yaşamları da bencillik üstüne kurulmuştur; adamın canı çekecek; kadın da hazır olacaktır. Turna, burada da dilsizleştirlmiştir. Turna, çamaşırları asarken Dursun ona arkadan yanaşır… Bu arada Turna, yere doğru eğildikçe eğilir ve kameranın görüş alanının altında kalır. Kameranın konumu aslında Turna’nın konumunun bir habercisidir. Turna’nın kimliksizliğini, utancını yansıtır.

Turna’nın kameranın açısı dışına çıktığı bir diğer sahne de en az ilki kadar güçlüdür. Dursun’un Turna’ya şu sözleri söylediği anlarda Turna karanlıklar içindedir; odadaki tek ışık Dursun’un üzerine yansımaktadır; Turna’yı çabalasak da göremeyiz:

“Ne tarlaya, ne çapaya gidiyorsun. Rahat kı..ına mı battı burada? Sen ne işe yararsın ki?.. Daha bir çocuk bile doğuramadın. Bir oğlan bile veremedin bana.

Mahrem

Dursun’un hüküm sürdüğü evin içinde Turna’nın sahip olduğu çok az şeydir. Türkiye’den getirdiği, sandıkta, valizde saklanan bir kaç eşya, oyuncak bebek. Onları özenle saklar (çok daha sonra bebeğin saçlarını kesse de). Turna’nın sahip olduğu bir diğer şey de duygularıdır. Vücudu; gövdesi kocasının kontrolünde olsa da duyguları değildir. Turna’nın sessizliği, sevişirken kendini kocasına duygusal olarak asla teslim etmemesi onun mahremiyetidir.

Ayna

Tevfik Başer, filmde aynayı defalarca kullanır. Ayna bazen bir arkadaştır. Hapsedilmiş bir kadının kendiyle konuşmasına önayak olur. Bu ayna, Turna’nın içine bakmasına yardımcı olur.

Turna, bir defasında da aynanın karşısında kocasına söyleyeceklerinin provasını yapar. Aynada güç bulur.

Bazen de onun haberi olmadan bizler onun yansımasına bakarız. Yalnızlığını daha iyi görürüz.

Turna’nın aynada kendine bakıp daha sonra saçlarını kestiği sahne çok etkileyicidir. Daha sonra aynısını oyuncak bebeğe yapacaktır. Hamile olduğunu anladığında ve kocasının bir erkek bebek istediğini öğrendikten sonra kesecektir bebeğin saçlarını. Bu hareketi erkek egemenliğine bir başkaldırıdır belki de. Turna, kendini saçını kestikten sonra pencereye yaklaşır, pencereyi açar, dışarı bakar. Ilk gördüğü, dairelerden birinden duyulan bir türkü sesini bir Alman’ın çirkin ve maço el hareketiyle protesto etmesidir.

Pencere

Ayna gibi pencere de önemlidir film boyunca. Turna’nın dış hayatla tek bağlantısıdır evdeki pencere. Ayna, yalnızlığını gösterirken pencere de onu dış dünyaya açar; her ne kadar dışarıdaki dünyaya entegre olamasa da.

Dışarıya baktığında ilk gördüğü kişilerden biri bir hayat kadınıdr. Onun da gövdesi erkeklerin hizmetine sunulmuştur; ama bu kadın bile Turna’dan daha özgür değil midir?

Turna’nın küçük penceresinden gördüğü hayatın içinde bir de küçük bir kız vardır. Karşı dairede yaşayan bu küçük kızla kısacık da olsa, uzaktan uzağa da olsa bir bağlantı kurar. Ancak, her defasında küçük kız annesi tarafından pencereden alınır, perde kapatılır.

Çıkmak, çıkamamak

Yalnızlığının daha da arttığı bir anda kocasına söyleyeceklerinin provasını ayna önünde yapar, Turna:

“Almanlar ne yapar ki bana? Bir kere olsun dışarı çıkar beni.”

Kocası eve gelince de cesaretini toplar:

“Ne olur bir kereceik olsun dışarı çıkar beni. Dayanamıyorum.”

Kocası ertesi gün onu dışarı çıkarmaya, dönme dolapların, atlı karıncanın olduğu Dome’a götürmeye söz verir. Bunu takip eden sahneler filmde iç burkan sahneler olur. Turna, heyecandan uyuyamaz. Sabah olduğunda sessizce kalkar, kahvaltı hazırlar, geleneksel kıyafetlerini giyip kocasını bekler. Ancak, Dursun uyandığında kahvaltısını yapar, gazete almaya gider ve akşama kadar geri dönmez; arkadaşlarıyla iskambil oynayacaktır.

Turna, apartmanın merdivenlerinden gelen her sesi kocasına ait sanır. Geri planda duyulan kilisenin çan sesleri zamanın geçtiğini haber eder. Öfkeyle kapıyı açmaya çalıştığında kocasının kapıyı kilitlemeyi unuttuğunu farkeder. Ve kendini ilk kez evin dışına atar.

Apartmanın merdivenleri spiral gibidir. Kıvrım, kıvrımdır; Turna da kıvrıla kıvrıla Ama, Turna çok korkaktır. Apartmanın dışına çıkabilir mi? Çıktığında hayatta kalabilir mi? Dilini bilmediği bir topluma entegre olabilir mi? Merdivenleri inerken duyduğu sesleri kocasının ayak sesleri midir? Yoksa bu sorulara verilemeyen cevaplar mıdır?

filmportalde2.jpgFilmin son bölümlerinde Turna, tam anlamıyla çıldırmıştır. Bir gün Dursun, kalp krizi geçirip kendini zorlukla banyodan dışarı atar; yere duvarın dibine ilişir ve orada ölür. Turna, ne yapacağını bilmez halde komşularndan yardım almak için ikinci kez evin dışına çıkar. Ancak dilini bilmediği bu insanlarla iletişim kurması mümkün olmaz. Daha once indiği merdivenlerden bir kez daha iner. Ancak, bir kaç adım sonrasında vücüt dilinde belli belirsiz bir kararlılık vardır. Apartmanın giriş kapısına geldiğinde Turna’yı arkadan görürüz. Dışarıdaki gün ışığı apartamın içine girmektedir. Turna, kapıyı açar ve ilk kez sokağa çıkar. Film bitmiştir.

Tevfik Başer’in Diğer Filmleri

Tevfik Başer’in 40 Metrekare Almanya’dan sonra yaptğı iknci filmi 1988 yılında Farewell, False Paradise / Elveda Sahte Cennet oldu. Bu film, aslında ilkinin kaldığı yerden devam eden bir hikaye gibi. Film, bir hapishanesinde geçiyor. Başer, 1 Nisan 1989 tarihli Frankfurter Allgemeine Zeitung’da, Annette Ebenfeld-Linneweber imzalı bir yazıda filmle ilgili olarak şunları söylemiş:

“Bu filmde kadının neden hapse girdiği, kocasını neden öldürdüğü ile ligilenmedim. Bunu tam tersini yapmak istedim [Bu noktada Başer, Saliha Scheinhardt’ın 1983 tarihli Women who died without ever having lived / Frauen, die sterben, ohne dass sie gelebt hatten kitabındaki hikayeyi de değiştirmiş oluyordu]. Ben, kadının hapishanedeki gelişimini anlatmayı istedim. Almancayı nasıl öğrendiğini, kendisini nasıl ifade ettiğini, diğer kadınlarla nasıl iletişim krduğunu anlatmak istedimn. Burada benim ilgimi çeken ortadaki paradokstu. Bu kadın özgürlüğünü hapiste buluyordu. Neden? 6 yıl sonra cezası tamamlandığunda Türkiye’ye gönderileceği zaman intihar etmek isteyecek çünkü orada ölüm cezası onu beklediğini biliyordu. Bu tam bir paradokstu.”

Filmin adının Elveda, Sahte Cennet olduğu düşünüldüğünde Başer’in sözleri daha da anlam kazanıyor elbette.

Yönetmenin üçüncü filmi 1991 yılında Farewell, Stranger / lebewohl, Fremde oldu. Başer, bu filmiyle dış mekanlara açıldı ve Kuzey Denizindeki Halig adasını kullandı. Başer’in bu filminde sadece Türkler değil, Türk-Alman ve diğer etnik gruplar da vardır. Hamid Naficy, The Accented Cinema isimli kitabında, bu değişimin, Başer’in Alman vatandaşlığını alması le ilintili olabileceğini belirtir. Ancak, mekan değişmiş olsa da Başer’in filminde Türk göçmenleri ve sorunları filmin ana eksenini oluşturmaya devam eder.

Üstte alıntı yaptığım 1989 tarihli (Başer, aynı yıl içinde Alman vatandaşlık Frankfurter Allgemeine Zeitung’daki yazının bir başka kısmında Tevfik Başer, Annette Ebenfeld-Linneweber şunları söyler:

“Ben, Türkiye’de doğdum. Alman pasaportuna sahip olmam beni Alman yapmaz. Yeni bir vatandaşlık almakla farklı kültürel mirasım bir anda değişmez. Almanya’da yaşayan Türkler teması takıntım yok. Ancak, etrafıma baktığımda problemleri görebiliyorum. Türkler, 30 yıldır buradalar. Dün gelmiş değiller. Avrupa istese de istemese de çok uzun zamandır çokkültürlü bir topluluk bence.”

© Ali Nihat Eken, İstanbul, 2007, alinihatekenblog@yahoo.com

İlgili bağlantı: Representations of Turkish Immigrants

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s