Belgesel Sinemadan Bir Örnek: Fabulous! The Story of Queer Cinema

Ülkemizde 26. İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen Fabulous! The Story of Queer Cinema, Lisa Ades ve Lesli Lainberg’in birlikte yazıp yönettikleri, “gay/lesbian cinema” üzerine bir belgesel; 1995 yılında çekilen The Celluloid Closet‘ın devamı niteliğinde. Aralarındaki fark ise The Celluloid Closet‘ın Hollywood filmlerindeki eşcinsellikle ilgili gizli kodların üzerine eğilmesi; Fabulous! The Story of Queer Cinema‘nın doğrudan “gay cinema”yı büyüteç altına alması.


fab.jpg“Kim olduğumu tanımlayamıyordum, etrafımda bana benzeyen imgeler bulmada zorlanıyordum”

Belgesel, Stonewall dönemi öncesinden, 1947’lerden, Kenneth Anger’ın 14 dakikalık filmi Fireworks ile başlayıp başlayıp 1960larda Andy Warhol’un filmleri ile devam eden, sonra da günümüze kadar uzanan dönemde “gay cinema”nın gelişimini inceliyor. Bu inceleme, “gay cinema”nın bir yol hikayesi aynı zamanda.

1969 yılında, eşcinsellerin, New York’taki Stonewall Inn isimli barda polisle karşı karşıya kalmasının ardından başlayan Stonewall Hareketi’nin öneminin sık sık vurgulandığı belgeselde bireyin “kimliğini kabul ettirme” ve “kimliğinden gurur duyması” gibi temalar öne çıkıyor ve gay kimliğinin sinema ve televizyona nasıl yansıdığı tartışılıyor.

Bu tartışma, elbette toplumda yaşanan gerginlikleri, önyargıları, homofobik bakışı, görünür olma gayretlerini, anlaşmaları/anlaşmazlıkları, alt kültür olarak tanımlanmayı ve bu tanımdan sıyrılma çabalarını, cinsel sömürü filmlerini, bağımsız sinemanın ve festivallerin gay kimliğini anlatmada önemini de beraberinde sunuyor. Diğer bir deyişle, filmler ve filmlerdeki gay imgeleri dönemin dinamikleri gözönüne alınarak inceleniyor; bu imgelerin sosyolojik, ekonomik, dini, siyasi vb. zeminlerde ne anlama geldiği tartışılıyor. Bir diğer inceleme zemini de etnik yapı. Örneğin, belgeselde, “siyah adamın bakışı” ile “beyaz adamın bakışı” arasında farklar olabileceği vurgulandığı sahnelerden birinde şu sözler söyleniyor: “The Wizard of Oz ile özdeşleşememiş; bu yüzden Paris is Burning‘i yakın bulmuştum kendime”. [Paris is Burning, Jennie Livingston’ın 1990 yılında çektiği ve Afrikalı Amerikalıları ve Latinoları merkezine alan bir filmdi].

Fabulous! The Story of Queer Cinema, 1980lerdeki AIDS’in ortaya çıkışı ve bunun beyazperdeye yansımasını, “gay cinema”daki romantik komedileri, video ve DVD’nin yükselişe geçmesinin biraraya gelme kültürünü olumsuz etkilediği, bunun sonucu Outfest gibi film festivallerinin neden önem kazandığını, kablo TV’nin Will & Grace gibi dizilere ya da Queer Eye for the Straight Guy gibi programların çekilmesine olanak sağladığını da anlatıyor.

Belgeselde video kameranın daha çok kullanılabiliyor olmasının “gay cinema” açısından önemi de tartışılıyor ve bu bölümde Jonathan Caouette’in 2003 yılında Mac bilgisayarındaki iMovie yoluyla çektiği ve kendi hayatını yansıttığı Tarnation‘dan görüntüler sunuluyor.

Fabulous! The Story of Queer Cinema‘da Ang Lee ve Brokeback Mountain da var hiç kuşkusuz. Ang Lee’nin bu filmine gönderme yapıldığında Lee’nin gay sinemayı geleneksel sinemanın tam kalbine yerleştirdiği yorumu yapılıyor. Belgeselin son bölümünde, film boyunca yorum yapan akörlerin, yönetmenlerin, senaryo yazarlarının bundan sonra beyazperdede ne görmek istediklerine kısa kısa yer veriliyor. Verilen cevaplar, beyazperdedeki imgelerde çeşitliliğin olması gerektiğini ve olacağını vurguluyor.

© Ali Nihat Eken, İstanbul, 2007

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s