New York’un Kaldırımları Gershwin’in Klavyesiydi

George Gershwin (1898-1937) 

Morris Gershovitz, St Petersburg’da, bir ayakkabı fabrikasındaki tekdüze işini bırakıp Yeni Dünya’ya vardığında 1891 yılıydı ve pek çok göçmen gibi o da, daha iyi bir hayata kavuşma isteğindeydi. En azından, Amerika’ya gelerek Çar’ın ordusunda askerlik görevi yapma olasılığını geride bırakmış oluyordu. Morris, çok geçmeden, kendinden bir kaç yıl önce St Petersburg’dan Amerika’ya göç eden Rose ve ailesini buldu. Kestane rengi saçlı Rose ile 1895 yılında evlendiğinde 24 yaşındaydı, Rose ise 19′unda. Çiftin dört çocuğundan en büyüğü Ira, 6 Aralık 1896′da doğdu. George Gershwin ise ailenin ikinci çocuğuydı; 26 Eylül 1898 yılında New York, Brooklyn’de dünyaya geldi.

Morris Gershovitz, Amerika’ya göç ettikten sonra soyadını “Gershvin”e çevirdi. Doğum sertifikasına soyadı “Gershwine” olarak yanlış yazıldı, George büyüdüğünde de soyadının sonundaki “e” harfini attı. George’un gerçek adı ise Jakov idi. Ancak, ailesi ona 2 yaşından itibaren “George” diye hitap etmeyi tercih etti. Gershwin ailesi, Morris’in devamlı iş değiştirmesinden dolayı farklı evlerde yaşadı hep. Örneğin, Gershwin’ler 1898 ve 1916 yılları arasında Manhattan’da 24, Brooklyn’de 3 kez ev değiştirdiler. Türk hamamından puro dükkanına ve lokantaya kadar pek çok yerde çalışan, iş kuran Morris, her defasında evinin işyerine yakın olmasını istiyordu. Gershwinler, etraflarındaki diğer göçmen ailelerinden farklıydı. Evleri daha güzel döşenmişti, her zaman ev işleri yapacak bir yardımcıları vardı. Evlerinde çay partileri ve arkadaşları hiç eksik olmazdı. Doğu Avrupa’dan ya da Yahudi tiyatrosundan aktör arkadaşları bu toplantılarda şarkılar ve hikayelerle birbirlerini eğlendirirlerdi. George ve Ira’nın Broadway müzikallerindeki başarılarında bu gözlemlerin payı olması kuvvetli bir ihtimaldir.

1910 yılında, Ira için alınan piyano, bir müzik mağazasının üstünde bulunan evlerinin ön penceresinden içeri taşınırken Gershwin’ler hayatlarının tamamen değişeceğinin farkında değillerdi. Piyano, Ira için alınmıştı ama o, okuduğu kitapların dünyasında kalmayı tercih etti ve niyetlenenin aksine piyano ile ilgilenen George oldu. Kısa süre içinde George’un piyanoya ilgisini gören aile, oğullarına 50 sent ödeyerek özel müzik dersleri aldırmaya başladı. Gershwin, Ernest Hutcheson ve Charles Hambitzer ile çalıştı. Hambitzer, o günleri şöyle anlatırdı: “George, çok zeki. Müzik aşkıyla yanıp tutuşuyor. Ders almayı bekleyemiyor; kafasında caz gibi binbir modern şey var ama şimdilik bunlar için izin vermeyeceğim. Öncelikle standart müzikte iyi bir temeli olsun istiyorum.” Gershwin, Hambitzer ile yaptığı derslerde Chopin, Lizst ve Debussy’nin müziği ile tanıştı. Gershwin, formal bir eğitimi alamadığı için meşhur olduktan sonra da her zaman kendini geliştirme gayreti içinde oldu. Örneğin, yaşamının son yıllarında Joseph Schillinger ile tekniğini daha bilimsel biçimde geliştirmek için çalıştı ki Schillinger’in metodları “Porgy and Bess” isimli operasında görülebilmektedir. Ancak, müzik uzmanlarına göre Gerswhin’i Gershwin yapan, bu çalışmalarda kazandığı özelliklerden ziyade son derece yaratıcı ritimler ve eşsiz melodiler ortaya koyabilmesidir.

Ağabeyi Ira’nın aksine George’un okulla arası pek iyi değildi. Sokaklarda olmayı seviyordu; paten kayıyor, hokey, hendbol oynuyordu. Kırık burunlu fotoğrafları onun ne denli haylaz bir genç olduğunun kanıtlarıydı. Ira, o günleri şu sözlerle hatırlamıştır: “Ben evde kitap okuyarak zaman geçiriken George, sokaklarda kavga etmeden duramaz, mosmor olmuş gözlerle eve gelirdi.”

Annesi gibi devamlı aktif ve hırslı olan George’a her defasında yardım eden ağabeyi Ira olmuştur. Okuldan gelen şikayet raporları, daha sonraki yıllarda gönül meseleleri, zaman zaman eleştirmenlerin olumsuz değerlendirmeleri ya da yetiştirilmesi gereken işlerde Ira, kardeşi George’a her zaman kol kanat germiştir. Gershwin, yıllar sonra okul dönemini piyanosu ile ilişkilendirerek şu sözlerle anlatmıştır: “Piyano, kötü çocuğun içinden iyi olanı çıkardı; piyano çalmaya başladıktan sonra bambaşka bir kişi oldum.”

Ira ve George, New York’u baştan aşağı gezmeyi çok severlerdi: Chinatown, Harlem, Batı Yakası… Sokaklarda geçirilen zamanlar, Gershwin’in buralardaki kakofoniyi özümsemesi açısından çok önemlidir; beste yapmaya başladığında bunun etkisi görülecektir. Dönemin “havalı” arabalarından gelen korna sesleri, inşaat makinelerinin gürültüsü, sokak şarkıcıları ve mahalledeki zenci komşularının sesleri… hepsi bu kakofoninin içinde yer almıştır ve George, bunları zihinsel ve artistik bir süzgeçten geçirmiştir. Daha sonraki yıllarda bir tanıdığı Gershwin’i şu sözlerle anlatacaktır: “New York’un kaldırımları, Gershwin’in klavyesiydi.”

Gershwin, 1914 yılında okulu bırakıp “J. H. Remick & Co.” isimli nota yayımcısında çalışmaya başladı. Burası, Tin Pan Alley olarak da bilinen, New York’taki nota yayımcısı mağazaların toplandığı bölgedeydi. Tin Pan Alley’de nota yayımcıları notalarını seslendirecek “song-plugger” adı verilen müzisyenler çalıştırırlar ve bu sayede müziklerini tanıtıp satarlardı. Gershwin, burada günde yaklaşık 10 saat çalışıyordu; hiç kolay bir iş değildi. Ayda 15 dolar kazandığı bu rutin ve zor iş, Gershwin’in piyano çalmada mükemmelleşmesine ve tekniğini geliştirmesine yardımcı oluyordu. Saatler boyu piyanoda çaldığı şarkıları müşterilere beğendirmeye gayret eden Gershwin, zenci müzik kulüplerinde duyduğu yeni müzikleri de kullanarak çok daha iyi şarkılar yaratabileceğine inanmaktaydı; zaten bir süre sonra kendi bestelerini yapmaya başladı, Irving Caesar da söz yazıyordu. “When You Want ‘Em You Can’t Get ‘Em, When You’ve Got ‘em, You Don’t Want ‘Em” notası basılan ilk şarkısı oldu ve Gershwin’e 5 dolar kazandırdı.

1919 yılında Alex Aarons isimli genç bir prodüktör, Gershwin’den bir Broadway müzikali hazırlamasını istedi ve ortaya “La La Lucille” çıktı. Fazla olmasa da ilgi gören bu prodüksiyonun “Nobody but you” isimli şarkısı sevilen bir Gershwin çalışması olarak kulaklarda kaldı hep. Gershwin, bu denemeden sadece bir kaç ay sonra 19 yaşındayken “Swanee” isimli bir şarkı yaptı ve bu şarkıyı Al Jolson plağa okuyunca Gershwin’in adı bir anda bütün ülkede duyulmaya başlandı. “Swanee”‘nin 2.25 milyon adet plağı, bir o kadar da notası satıldı. Bir saatten kısa sürede bestelenen, Caesar’ın da sözlerini yazdığı bu şarkıdan kazanılan para, Gershwin için hatırı sayılır bir gelir anlamına geliyordu. Gershwin, sahip olduğu müthiş enerjisi ile caz formüllerini kullanarak son derece orijinal şarkılar ve müzikaller yaratmaya devam edecekti: “Lady, be Good!” (1924), “Oh, Kay!” (1926), “Strike Up The Band” (1927), “Funny Face” (1927), “Girl Crazy” (1930)…

Rhapsody in Blue (1924): Gershwin, 1920′lerin başında çok popüler bir besteci konumuna yükselmişti. Ağabeyi Ira’nın söz yazdığı eserleri büyük ilgi görüyordu. Buna rağmen, “hit” şarkılar üreten bir besteci olmak Gershwin için yeterli değildi; kendini ileri taşımaya kararlıydı. Gershwin, Boston’da başlayacak olan “Sweet Little Devil” isimli müzikalinin hazırlıklarıyla meşgulken, caz müziğinin ciddiye alınması için çalışmalar yapan şef Paul Whiteman’dan (1890-1967) bir teklif aldı. Whiteman, Gershwin’den orkestra için senfonik caz tarzında bir beste istiyordu. Bu beste, hiç kuşkusuz, “Rhapsody in Blue” olacaktı ve Whiteman’ın “Müzikte Bir Deney” (An Experiment in Modern Music) isimli bir çeşit müzik maratonu olarak adlandırabileceğimiz programında çalınacak eserler arasında yer alacaktı. New York’taki Aeolian Hall’da düzenlenecek konser tarihi 12 Şubat 1924 olarak belirlenmişti; bu tarih, Abraham Lincoln’in de doğum günüydü ve cazın “özgürleşmesi” ya da ciddiye alınmasına yönelik bir program için daha iyi bir tarih düşünülemezdi.

Gershwin’in müzikallerle uğraştığı bir dönemde senfonik bir eser yaratmak için yeterli zamanı yoktu. Ancak, hiç beklemediği bir anda, “Tribune” gazetesinde Whiteman’ın programı için bir caz konçertosu hazırladığı yönündeki haberi okuyunca çok şaşırdı; bilgisi dahilinde bir haber değildi bu. Telaşlı bir şekilde Whiteman’ı aradı; Whiteman, bu deneysel konser fikrinin bir diğer orkestra şefi olan Vincent Lopez tarafından çalınma ihtimalinden dolayı kaybedecek zamanları olmadığını söyledi. Gershwin, bir aydan kısa bir süre önce eseri bitirmek durumundaydı. Birkaç telefon görüşmesinden sonra Whiteman, Gershwin’i ikna etmeyi başardı. Beste yapmak Gershwin için sorun değildi ancak orkestralama konusunda fazla bilgisi yoktu ve zaman da kısıtlıydı. Bu yüzden Gershwin, Whiteman’ın aranjörü Ferde Grofé’den orkestrasyon konusunda yardım isteyecekti.

Boston’a yaptığı bir tren yolculuğu sırasında Gershwin, “Rhapsody in Blue”yu zihninde oluşturmaya başladı: “Her şey trende oluverdi. Trenin raylar üzerindeki ritmi ve çıkardığı sesler, bir besteci için ilham kaynağı. Ben, her zaman, gürültünün kalbindeyken müziğin sesini duyarım; trende de aynı şey oldu. Her şey nota kağıtlarının üstüne dökülüverdi adeta. “Rhapsody”nin yapısını zihnimde canlandırdım. Aklımda zaten var olan olan tematik materyalin üzerinde çalıştım; kompozisyonu bir bütün olarak kafamda canlandırdım. Duyduğum şey, Amerika’nın müzikli bir kaleydoskopuydu; pek çok ırk ve ulustan insanın kaynaştığı Amerika’yı, biricik enerjimizi, “blues”u, metropollerimizdeki devinimi içeren bir kaleydoskoptu bu. Tren, Boston’a vardığında eserin örgüsü kafamda kesinleşmişti.”

Gershwin, Ocak ayının sonlarına doğru, yani 3 hafta içinde, bu eseri tamamladı. Sadece solo piyano partilerinde eksiklikler vardı; konserde piyanist kendisi olacağı için bu bölümlerde doğaçlama yapacaktı. Gershwin, eserine ilk önce “American Rhapsody” adını vermeyi düşündü. Ancak, ağabeyi Ira, Amerikalı empresyonist ressam James Whistler’ın “Harmony in Gray and Green” ve “Nocturne in Blue and Green” gibi tablolarından esinlenerek “Rhapsody in Blue” adını önerdi ve Gershwin de bu öneriyi beğendi.

Bir Amerikan kültürü ögesi olarak cazın gelişimini ve modern kompozisyonlarda nasıl kullanılabileceğini göstermek, orta sınıf beyaz Amerikalılara cazı kabul edilebilir yapmak amacıyla düzenlenen konsere gelince: Konser gecesi, Amerikan müziği için en önemli gecelerden biriydi. “Rhapsody in Blue”nun prömiyerinin yapıldığı 12 Şubat 1924 gecesinde seyirciler arasında Jascha Heifitz, Fritz Kreisler, Leopold Stokowski, Sergey Rachmaninov ve Igor Stravinsky gibi çok önemli isimler vardı. Piyano ve orkestra için bestelenen “Rhapsody in Blue”nun piyano partisini Gershwin çaldı ve eser, çalındığı ilk gece büyük sükse yaptı. Bazı eleştirmenler eserin yapısı konusunda çekinceler öne sürdüler ama eserin enerjisi, melodilerindeki güzelliği ve “Amerika duygusunu” (ya da New York) aktarmadaki yetkinliği hemen kabul gördü. Eser anında “hit” oldu. “The New York Times”ın müzik eleştirmeni Olin Dawes, o geceyi anlatan yazısında Gershwin’i kastederek, “Yepyeni bir yetenek sesini buluyor” ifadesini kullandı.

Müzikolog David Ewen, eserle igili şu tespitlerde bulunmuştur: “1924′ten önce yazılan çok az eser böylesine ulusal bir kimlik kazanabilmiştir. “Rhapsody in Blue”, özünde Amerikalıdır; rodeo ve beyzbol nasıl Amerika’yı çağrıştırıyorsa bu eser de aynı etkiyi yaratmaktadır.” Jeremy Nicholas’ın yorumu da bu yöndedir: “Strauss’un valsleri nasıl on dokuzuncu yüzyıl Viyana’sını yansıtıyorsa Gershwin’in bu eseri de 1920′ler Amerika’sını resmetmektedir.”

Gershwin’i bir gecede dünya çapında bir isim yapan “Rhapsody in Blue”, besteciyi aynı zamanda klasik müzik salonlarına caz müziğini kabul ettiren kişi olarak da müzik tarihine geçirdi. O dönem, “alt” kültüre ait bir müziğin klasik müzik ile füzyonu, kabul gören bir durum değildi; Gershwin ise bunu başarmıştı. Gershwin, bu eser ile, önceleri çok farklı olarak algılanan iki müzik türünü biraraya getirerek hem popüler nüzik hem de senfonik gelenek konusundaki algılamayı değiştirmiş ve bunun yanında Amerikan müzik tarihinde çok önemli bir şeyin temelini hazırlamıştır ki bu da “Porgy and Bess” isimli operasıyla zencilere ait müziğin ezgileriyle klasik operayı biraraya getirmesinin temelini hazırlamasıdır.

Fa Majör Piyano Konçertosu (Concerto in F for piano and orchestra, 1925): Walter Damrosch, Gershwin’i yakından takip etmiş ve onu öven şu sözleri söylemiştir: “George Gershwin, bir mucize gerçekleştirmişe benziyor…. O, Cinderelalla’yı [“Cinderella”, burada “caz müziği” oluyor] elinden tuttu ve şaşkınlık içindeki dünyaya dönerek onu, prenses ilan etti. Gıpta içindeki kızkardeşlerin kızgın oldukları konusunda ise hiç şüphe yok”. Gershwin’in caz müziğini konser salonlarına taşıma başarısını, bu övgü dolu sözlerle vurgulayan Damrosch, “Fa majör Piyano Konçertosu”nun yaratılmasına da neden olan kişidir aynı zamanda. Damrosch, “Rhapsody in Blue”nun başarısından sonra, besteciden New York Filarmoni için bir senfonik eser siparişinde bulundu ve bunun sonucu işte bu piyano konçertosu ortaya çıktı. Eserin prömiyeri 3 Aralık 1925 günü Walter Damrosch yönetiminde, Carnegie Hall’da yapıldı. “Rhapsody in Blue”nun aksine bu eserde tematik transformasyon daha zengindir ve eserin belirgin bölümleri vardır. Ana tema değişerek pek çok kez tekrarlanır; böylece eser bir bütünlük kazanır. Yine de, “Rhapsody in Blue”da olduğu gibi bu eserde de episodik özellikler ve romantik-tarz konçerto, Dixieland ritimleri, blues ve popüler Yahudi ezgilerinin karışımını bulmak mümkündür.

Paris’te Bir Amerikalı (An American in Paris, 1928): “Paris’te Bir Amerikalı”, bir senfonik şiirdir. Gershwin’in, Paris ziyaretlerinden ilham alarak bestelediği eserin prömiyeri, Walter Damrosch yönetimindeki New York Filarmoni tarafından yapıldı. Bu eser ile Gershwin, orkestrasyon konusunda kendini üst düzeye getirdiğini kanıtlamış oldu. Gershwin, bu eserin icrasında kullanılmak üzere kentin atmosferini otantik bir biçimde yansıtabilmek için Paris’ten araba kornaları bile almıştır. “Paris’te Bir Amerikalı”, 1951 yılında Vincente Minelli’nin yönetiminde Gene Kelly’nin eşsiz koreografisiyle beyazperdeye uyarlandı.

Gershwin, “Musical America”nın 18 Ağustos 1928 tarihli sayısındaki mülakatında eserini şu sözlerle anlatmaktadır: “Rapsodik bale olarak tasarladığım bu yeni eser, son derece özgür bir formda yazılmıştır ve şu ana kadar yaptığım en modern müziktir. Açılış, tipik Fransız stilinde gelişir; Debussy ve Les Six (Altılar) tarzında ama temalar orijinaldir. Bu eserdeki amacım, Paris’i ziyaret eden bir Amerikalının gözlemlerini ve duyduklarını müziğe dökmektir. Rapsodide izlenimci bir yol görülür ki bu da dinleyenin müzikte kendi hayal gücünü kullanabilmesini sağlar. İlk baştaki neşeli açılıştan sonra güçlü bir zengin blues ortaya çıkar; Amerikalı dostumuz, muhtemelen bir “cafe”ye girip bir şeyler içtikten sonra ülkesini özlemiştir. Buradaki armoni daha öncekilere nazaran daha yoğun ve daha yalındır. Blues bir zirveye doğru yükselir. “Coda” ile açılıştaki Paris’in heyecan, hareket ve neşe dolu havasına geri dönülür. Amerikalı dostumuz “cafe”den ayrılmış, blues’un etkisini geride bırakarak Paris’in kıpır kıpır akıntısına kapılmıştır.”

Söz bu noktada Paris’ten açılmışken Gershwin ile ilgili bir kaç ilgi çekici notu da paylaşmak da yarar var: Gershwin, besteci olarak başarılar kazanmasına rağmen kendisini müzikal açıdan hep ilerletmek istemiş ve bu nedenle, örneğin, Paris ziyareti sırasında Ravel ve Nadia Boulanger’den ders alma girişiminde bulunmuştur ama Ravel bu teklifi şu sözlerle geri çevirmiştir: “Birinci sınıf bir Gershwin iken neden ikinci sınıf bir Ravel olmak istiyorsunuz ki?” Gershwin, Stravinsky’den ders talep etmiş ancak Stravinsky, Gershwin’in yılda yaklaşık 250 bin dolar kazandığını öğrenince “Siz bana ders vermelisiniz” cevabını vermiştir. [Bazı kaynaklar, bu konuşmanın Ravel ile Gershwin arasında geçtiğini de yazmaktadır].

Porgy and Bess (1935): Gershwin’in “Porgy and Bess” operası, Edwin DuBose Heyward’ın “Porgy” isimli romanına dayanmaktadır. Heyward, 1920′ler ve 1930′larda, Amerika Birleşik Devletler’inin güneyinde yaşayan insanların tarih ve kültürünü edebiyat yoluyla aktaran önemli bir grup yazar arasında bulunuyordu ve romanın geçtiği yer olan Charleston doğumluydu. Heyward, romanını, eşi Dorothy ile beraber tiyatroya da uyarlamıştı.
Librettosu DuBose Heyward tarafından hazırlanan “Porgy and Bess”, önceleri gereken ilgiyi görmemiş ancak Gershwin’in ölümünden sonra hak ettiği yeri bulmuştur. “Porgy and Bess”, Amerikan operasının dikkate alınan ilk örneğini teşkil eder. Eser, Charleston’ın Catfish Row olarak bilinen gettosundaki bir zenci toplumunu anlatan hikayesiyle dikkatleri çekerken ayrımcılığın yaygın olduğu bir dönemde radikal yanıyla da övgüyü haketmektedir.

Gershwin, bu eserin üzerinde çalışırken haftalarca Heyward’larla birlikte James Island ve Charleston’da yaşamış; böylece operaya aktaracağı bu yöredeki insanların müziğini, ritüellerini, geleneklerini ve konuşmalarını yakından takip edip onlardan ilham almıştır. Fiziksel engelli Porgy ile baştan çıkarıcı Bess’in öyküsünü merkezine alan operadaki zengin müzik paletinin içinde geleneksel zenci kilise müziği, Gershwin’in kendi Yahudi kültüründen gelen ezgiler ve elbette dönemin caz müziği vardır. Banjo ve çok çeşitli vurmalı çalgılardan özellikle yararlanılır. Gershwin’in operasında beyazlar sadece konuşurken, şarkı söyleyenler zencilerdir. 650 sayfalık eserin tamamlanması 1.5 yıl sürmüştür. Operanın yaratıcıları, eserin tamamen zenci şarkıcılardan oluşan bir ekip ile sahnelenmesini istemişlerdir. Ancak, o dönemin Metropolitan Operası’nda zenci şarkıcıların sahneye çıkmaları yasaktı. Bu nedenle opera, 1935 yılında Carnegie Hall’da özel olarak sahneye konmuştur. Saatler süren bu versiyonda daha sonra bazı kesintiler yapılmış ve eser, ardından, önce Boston ve bir kaç ay sonra da Broadway’de sahnelenmiştir. Broadway’de sadece 124 kez sahnelenen eser, daha sonra turneler aracılığıyla, ayrımcılık yanlısı ve karşıtı protestolar eşliğinde, bütün ülkeye ulaşmıştır. “Porgy and Bess”i hem zencilerin, hem de beyazların aynı mekanda beraber izlemesi ilk kez 1936′da Washington, DC’deki National Theater’da mümkün olabilmiştir. Eserin sadece bir müzikal değil de, planlandığı şekliyle, yani opera olarak sahnelenmesi için 50 yıldan fazla bir süre geçmesi gerekmiştir.

“Porgy and Bess”, ilk başta herkesi memnun etmemiştir; örneğin, caz fanatikleri Gershwin’in siyahların müziğini kullanma şeklini eleştirmişler, opera eleştirmenleri de eserin sadece çok güzel şarkılardan ibaret olduğunu öne sürmüşlerdir. Gershwin, bu son eleştiriye “Verdi’nin operaları da ‘hit’ şarkılarla doludur” cevabını vermiştir. “Porgy and Bess”, Gershwin’in söylediği üzere Carmen gibi güzel şarkılara sahiptir. İşte bunlardan bir kaçı: “Summertime”, “I Got Plenty o’ Nuttin”, “I Loves You, Porgy”, “Bess, You is My Woman”, “A Woman Is a Sometime Thing” ve “It Ain’t Necessarily So”.

1930′ların sonlarına doğru Gershwin’ler hatırı sayılır bir servetin sahibi olmuşlardı. Hollywood’daki evleri göz kamaştırıyordu: Oturma odasında 3 büyük piyano, ayışığı etkisi yaratan elektrikli özel aydınlatma sistemi, her odayı süsleyen Mozart büstleri, özel bir asansör, arabayla girilebilen özel bir barbekü yapma alanı ve bir orgun bulunduğu sinema salonu… Gershwin, müzik yaşamının tam zirvesine çıktığı bir anda, Hollywood filmlerine müzik hazırladığı ve buradan kazandığı parayla istediği müzikleri rahatça yapmayı hedeflediği bir dönemde ne yazık ki sadece 38 yaşındayken, 11 Temmuz 1937′de beyin tümörü nedeniyle geçirdiği ameliyat sonrası kurtulamayarak ölmüştür. Şubat 1937′de Fa Majör Konçertosu’nu icra ederken bayılan Gershwin, bir müddet aşırı başağrıları çekmiş; bunlar yorgunluk ve stresten kaynaklanıyor sanılmıştır. Ancak 9 Temmuz tarihinde yine bayılmış ve bu defa komaya girmiştir. İki gün sonra beyninden greyfurt büyüklüğünde bir tümör çıkarılmış ve sadece bir kaç saat içinde ölmüştür. Yazar John O’Hara, ülkenin geçirdiği şoku şu ifadelerle aktarmıştır: “George Gershwin, 11 Temmuz 1937′de ölmüştür ama inanmak istemiyorsam inanmak zorunda değilim”.

Hayatı boyunca kendini geliştirmek için çaba sarfeden Gershwin’in bu trajik son olmasaydı ne denli önemli işler yapabileceğini düşünmek sanatı seven herkesi üzmüştür. George Gershwin, klasik müzik ve cazı kaynaştırıp geçen zamana karşı dimdik ayakta kalabilen eserler üretmiş bir besteci olarak müzik tarihindeki ayrıcalıklı bir yere sahip olmuş ve Kurt Weill, Constant Lambert, Aaron Copland, William Walton gibi besteciler için ilham kaynağı haline gelmiştir. Leonard Bersntein, Gershwin için, “Çaykovksi’den bu yana onun gibi etkileyici melodiler yaratabilen başka biri geldiğini sanmıyorum” demiştir.

Kaynaklar
Cummings, D. (1997). Random House Encyclopedic Dictionary of Classical Music. New York : Random House.
Greenberg, R. 2008). George Gershwin. Londra: Phaidon.
Nicholas, J. (1997). The Classic FM Guide to Classical Music. Pavillion: Birleşik Krallık.
Slonimsky, N. (1997). Baker’s Dictionary of Music. Londra: Prentice Hall International.
Staines, J. (2010). The Rough Guide to Classical Music. Londra: Rough Guides.
Thompson, O. (1946). The International Cyclopedia of Music and Musicians. New York: Dodd, Mead & Co.

Bu yazım ilk olarak Neo Filarmoni klasik müzik dergisinin Mart-Nisan 2012 sayısında yayınlanmıtır.