Filmleri Müzikleriyle Hatırlamak

Farklı dönemlerden gelen bambaşka tarzlarda üç film: 1960 yılından bir Alfred Hitchcock klasiği “Psycho”,  Jane Campion’ın 1993 filmi “The Piano” ve Fatih Akın’ın “Duvara Karşı”sı (2004).

Bernard Herrmann tarafından bestelenen “Psycho”nun müzikleri, Hitchcock gbi bir ustanın da kabul ettiği üzere “filmin üçte biri”. Hitchcock gibi “auteur” mertebesine erişmiş bir usta böylesi bir açıklamada bulunuyorsa sorgulamadan kabul etmek, üzerinde düşünmek lazım.

Hermann’ın “klasik” olarak kabul edilen müzikleri, “Psycho”nun Saul Bass imzalı grafiklerine eşlik ettiği andan itibaren filme damgasını vurmaktadır. Filmin başlangıcında izlediğimiz yatay ve dikey çizgiler ya da kırılan ve bölünen harflere eşlik eden muhteşem yaylı çalgılar, sadece Norman Bates’in bölünmüş kişiliğini değil, aynı zamanda genel olarak insan doğasındaki bölünmeleri, çatışmaları, iyi ile kötünün savaşını, sağlıklı olan ile olmayanın kavgasını temsil etmektedir. Müzikte anlatılan mücadele, insan ruhunun karanlıklarına sizi çekip savunmasız bırakır, korkutur… Psycho’nun yaylı çalgılarla örülü müziğinde kuş sesi/sesleri de duyarız. Yırtıcı, öldürmeye hazır bir kuştur; Norman Bates’in  ta kendisidir. Bu kuş için, Marion bir avdır… Filmin meşhur duş sahnesindeki müzik, bir bıçak keskinliğindedir. Norman’ın (yoksa Mrs Bates mi demeliyiz) avına karşı kullandığı bir bıçak gibidir.

Ve Jane Campion’ın 1993 yılında çektiği “The Piano”… Michael Nyman imzalı müzikler, filmin başrolündedir. “The Piano”da müzik, konuş(a)mayan bir kadının, Ada’nın dili, onun kendini ifade etme aracıdır. Erkek dünyasına ait dili reddedip kendi yarattığı özel bir dildir.

Michael Nyman’ın piyano müziği, erkek için rahatsız edicidir; susturulması ya da dizginlenmesi gerekir. Çünkü, bu müzik ataerkil düzene direnç gösterir. Çünkü, bu müzik (ya da piyanonun kendisi), Ada’nın kimliği, vücudunun bir parçasıdır. Bu kimliği güçsüz kılmanın yolu ise piyanodaki müziği yaratan parmaklardan bir tanesinin kesilmesi, bir anlamda kadının “hadım” edilmesini zorunlu kılar.

Türk-Alman Sineması üzerine yapılan çalışmalarda öncelikle “Genç Türkler” kategorisinde incelenmeye başlanan, 1990’lar ve 2000’lerde öne çıkan Fatih Akın, “Duvara Karşı”yı 2004 yılında çekmişti. Bu film, 1980’lerde çekilen Türk-Alman filmlerinden farklılıklar göstermektedir. Örneğin, Tevfik Başer’in bir klasik olarak kabul etmemiz gereken filmi “40 Metrekare Almanya”, Türk göçmenlerin sinemadaki ilk önemli yansımalarını verir bizlere. Filmdeki göçmen tiplemesi John Berger’ın “Yedinci Adam” kitabındaki “dilsiz” ve “uyum sağlayamayan” göçmen tiplerine çok yakındır. Oysa yeni nesil sinemacıların filmlerinde (ki Fatih Akın’ı bu çerçevede algılamalıyız), Türk göçmenler, daha “hybrid” özelliklere sahiptirler. Göçmenlerin yaşadığı sorunlar bu filmlerde devam ediyor olsa da filmlerdeki karakterlerin daha akışkan kişiliklere sahip olduğu bir gerçektir. Yaşadıkları toplumların her ikisinden de özellikler kapmış olan bu ikinci ve üçüncü nesil karakterler, Alman toplumunun içinde daha kolay yer bulabilirler.

Fatih Akın’ın “Duvara Karşı” filminde gördüğümüz bu “hybrid” kişilikler ve yaşamlar, filmin müzikleri ile de anlatılmaktadır. Akın, filmde, hem Türkçe, hem de yabancı şarkılar kullanır. Bu şarkılar yoluyla Doğu ve Batı’yı biraraya getirerek bir karışım elde eder. Türkçe şarkıların alt yapılarında kullanılan Batı ezgileri adeta karakterlerin Türk-Alman kişiliklerine birer göndermedir. Örneğin, Sibel’in Cahit’e yemek yaptığı sahnede kullanılan bir Sezen Aksu şarkısının müzikal alt yapısındaki “jazzy” hava, son derece “Türk” olarak algılayacağımız dolma pişirme ve masa hazırlama sahnelerine eşlik ederken Sibel’i daha yakından tanımamıza yardımcı olur.

Fatih Akın’ın “Duvara Karşı”sında, mümkün olduğu her an, müzik olayların önünü açar. Örneğin, Cahit’in arabasını duvara karşı sürüp intihar etmek istediği sahnede Depeche Mode’un “I feel good” isimli şarkısının kullanılması gruptan Gahan’ın 1995 yılında intihar teşebbüsü ve bir yıl sonra da uyuşturucu kullanımından dolayı kalbinin kısa süreli durması ile ilintili gözükür.

“Duvara Karşı”nın müzikleri üzerine birkaç not alırken filmdeki “geçişler”de kullanılan Türk Sanat Müziğini göz ardı etmek mümkün değildir. Film içindeki geçişlerde sıklıkla kullanılan Türk Sanat müziği ekibini, Fatih Akın, Haliç’e serilmiş halıların üzerine yerleştirir… Buradaki müzik, coğrafyanın da yardımıyla, Almanya ve Türkiye arasındaki geçiş noktasında köprü vazifesi görür. “Duvara Karşı”daki bu müzikal geçişler, aynı zamanda karakterlerin hayatlarındaki geçişleri, onların duygusal durumlarını ortaya koyar. Belki, daha da önemlisi, bu müzikal geçişler, seyirciyi filmin dramatik havasından biraz uzağa çekip daha objektif bir değerlendirme yapmasının yolunu açar.