İzmir’den Dünyaya Açılan Bir Virtüöz: Tuncay Yılmaz

Keman virtüözümüz Tuncay Yılmaz ile yaptığım bu röportaj, ilk olarak Neo Filarmoni klasik müzik dergisinin Eylül-Ekim 2011 tarihli sayısında yayınlanmıştı. Bu röportaj aynı zamanda derginin kapak konusuydu. Bu sohbetimizden kısa bir süre sonra Tuncay Yılmaz, piyanist Emre Elivar ve Alman çello sanatçısı Gustav Rivinius ile birlikte Arkas Trio’ya imza attı. Röportajımızda bu oluşumun ilk heyecanına da tanık oluyoruz. İşte konuştuklarımız:

Sizin için çok önem taşıyan babanızın cep radyosunu da yanınıza alıp çocukluğunuza geri dönmenizi istesem aklınıza ilk gelenler ne olurdu?

27 Temmuz günü İzmir’de doğmuşum. İlk günlerde uyumayan ve sürekli ağlayan bir bebek olduğumu söylüyorlar. Doktorların da sağlık açısından herşeyin yolunda olduğunu söylemelerine rağmen uykusuzluğum devam etmiş. Bunun üzerine babam, küçük bir cep radyosu satın alıp yastığımın kenarına yerleştirmiş. Basit ama işe yarayan bu fikir sayesinde ağlamayı kesip uyumuşum. Galiba, benim seslere olan ihtiyacımı ve aslında seslere olan ilgimi, müzik kulağımı ilk keşfeden benim canım babamdır.

Çocukluğunuzda müzikal anlamda farklı olduğunuzu ilk ne zaman ve nasıl hissetmiştiniz?

Biraz mandolin çalardım ama şarkı söylemek benim için doğaldı. Derslerime çalışırken ve resim yaparken sürekli müzik dinler ve bir takım melodileri de mırıldanırdım. Ben ailemin ilk müzisyeniyim. Müzikal yolculuğum, konservatuvar sınavlarını kazanıp keman bölümüne seçildiğim zaman başladı. İzmir, çocukluğumda bir Avrupa kasabası idi. Konservatuvarın havası sanat dolu ve samimiydi. İlk yılımda küçük bir çocuk olarak hiç bir şeyin farkında değildim. Ancak çok geçmeden kemanıma ‘aşk ve bilinçle’ sarılmayı başardığımı anımsayabiliyorum. Hocalarımın da kolaylıklarıma olan inançları ve değerli katkıları yadsınamaz. 13-14 yaşıma geldiğimde, Viotti ve Mozart’ın Konçertolarını çalıyordum. Konservatuvarın ilk hocalarından Madame Amati’nin öğretmenime “Bu çocuk büyük bir artist olacak!” dediğini hatırlıyorum.

Evimiz bir sahil kenarındaydı. Keman, deniz, güneş, oyun arkadaşlarım, koşturmaca, mandalin/portakal bahçeleri… Aslında ço- cukluğumu doyasıya yaşadığımı söyleyebilirim. Masmavi gökyüzünün varlığının bilincinde bir çocuk olduğumu düşünürüm. Bu döneme ait çocukluk arkadaşlarımın keyifli anlatımları, beni bugün hala gülümsetir ve mutlu kılar: “Yaz ayları boyunca sabah, öğle, akşam, fonda hep Tuncay’ın keman sesi vardı…” sözleriyle beni, kısa metrajlı bir film gibi, hafızamdaki çocukluğuma götürürler…

İzmir sonrası Ankara; farklı bir şehir. İlk ve sonraki duygularınız?

16 yaşımda sıcak aile yuvasından ayrılmak bir yana, Ankara, ilk başta bana biraz soğuk ve gri gelmişti. Ancak daha sonra ısın- dım ve hatta sevdim. O yıllar çok çabuk geçti. Oya Ünler, Fazıl Say, Margit Olah gibi piyanistlerle ilk resitallerimi veriyor ve yine henüz öğrenci iken, solist olarak ilk konserimde, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası eşliğinde Hindemith’in Keman Konçertosu’nu Türkiye’de ilk kez yorumlamanın heyecanını yaşıyordum. Sonraları, daha zorlu sınavlardan geçmiş olmama rağmen, ‘ilk’lerin tadı ve heyecanı başka kalıyor. Nasıl başlarsanız öyle devam edersiniz felsefesine de inanıyorum.

Bu dönemde kimler size rehberlik etti?

Ankara Devlet Konservatuvarı yüksek bölümünü birincilikle bitirdim. Aynı yıl, Alman Devlet Bursunu (DAAD) kazandım. Bilgi, repertuvar ve ufkumun genişlemesi için, değişik hocaları, ülkeleri ve kültürlerini tanımanın değerini görüyor, önemine inanıyordum. Kariyer kapılarının aralanmasının temelinin de, özellikli bir eğitime dayandığına inanıyordum.

Bana rehber olan ilk şey, her zaman kendi ‘iç sesim ve kemana olan tutkum’ oldu. Daha sonra, en başta sevgili ailemin ve değerli hocalarımın tavsiyeleri ve yönlendirmelerini de can kulağıyla dinledim. Çünkü onlar, benim iyiliğimi isteyen ve bana güvenen samimi kişilerdi. Bazen de tesadüfen karşıma çıkanlar oldu.

Yurt dışında eğitime devam etme yolu açıldığında hedeflerinizi belirlemiş miydiniz Yoksa bunlar zamanla mı şekillendi?

Avrupa’ya gittiğim ilk yılın sonunda burs uzatma sınavına tabi tutulmuştum. Almanya’daki tüm akademilerden en az bir profesörün içinde bulunduğu jüri, beni bir piyanist eşliğinde dinledikten sonra, “Amacınız nedir?” diye sordu. Cevabım çok netti: “Çok iyi keman çalmak ve gerçek bir müzisyen olmak!” Hepsi gülmeye başladılar ve bunun üzerine bursumu uzattılar.

Amaca giden yoldaki hedefler hep değişiyor. Bazen öngörülen bir yarışma programına göre bir repertuvarı, kimi zaman da sınav- larda çalmakla zorunlu olduğunuz eserleri çalışıyorsunuz. Seçemiyorsunuz. Ancak çalıştığınız ve çaldığınız her eserle barışık olmanız gerekiyor ki iyi yorumlayabilesiniz. Bu yüzden, o eserin içindeki sevgiyi keşfe çıkıyorsunuz… İşte bu gerçekten heyecan verici!

Avrupa’da eğitim almak sanatsal ve düşünsel açıdan Tuncay Yılmaz’ı nasıl şekillendirmiş olabilir?

Yurt dışındaki rekabet ve yarış ortamı müthişti. Yıkıcı değil, tam tersi yapıcıydı. Tanıdığım yeni insanlar ve sanat ortamlarıyla hayat tecrübem, ufkum ve çevrem genişliyordu.

Söyleyeceğim biraz gülünç gelebilir ama küçük kıskançlıklar bile beni yapılandırıyor ve neşelendiriyordu. Çünkü, kimse bir başkasının başarısını yok saymıyor (ki bu farklı bir durumdur), tersine onu gözlemliyor ve herkes kendi kendini aşmaya çalışıyordu. Tatlı yarış ve rekabet ortamını olumlu bulmuştum çünkü hep daha iyi ve gerçekçi olmanın bileyicisi ve çalışkanlık yeteneğinin tetikleyicisi olduğu da kesindi. Ancak ben kendimle yarış içindeydim ve aslında biraz fazlasıyla kendi kafamın sesini dinleyen bir çocuk ve genç oldum. Ciddi ve uzun saatler çalışıyordum. Arkadaşlıklara çok değer veriyor, kendimi entelektüel olarak da geliştirmek için okuyor, fırsat buldukça yazıyor ve gezdiğim/bulunduğum şehirlerin müzelerinden de çıkmıyordum. Konserler, müzeler ve sinemalar ayrı bir okuldu sanki…

Almanya’da ödüller kazandınız. Bunlardan bahsedebilir misiniz? Bu ödüllerin sizin açınızdan etkileri ne oldu?

Avrupa’daki uluslararası keman yarışmalarında (Tibor Varga, Louis Spohr, Mendelssohn-Berlin) dereceler  ve ödüller (Mozart ve Schumann özel ödülleri) kazandım. Tipik bir yarışmacı değildim ve yarışmaları yeterince önemsemiyordum ama en fazla üstüne eğildiğim, çalıştığım repertuvarı iyi öğrenmek ve güzel çalmaktı. Yarışma kıstaslarına göre çalmak kafama pek yatmıyordu ve maddi olarak da yarışmadan yarışmaya koşuşturmak hemen hemen imkansız ve anlamsızdı benim için. Devlet destekli Ruslar ve aileden imkanları olan Japonlar için ideal bir hayat biçimiydi yarışmalar.

Almanya’dan Amerika’ya geçişiniz nasıl oldu? Amacınız ne idi? Orada ne kadar yaşadınız?

Türkiye ve Avrupa’da uzun ve çok meşak- katli bir eğitim sürecinden geçtikten sonra, Amerika’da biraz kendimi dinlemek istemiştim. Hayatımın ilk 25 yılını sorgulamak, biraz çalışmak, belki bir empresaryo bulmak, yeni konserler ve ufuklara açılmak gibi gençlik hayalleri… Oldukça sade imkanlarla da olsa, hayatımın iki ilginç ve güzel yılını ABD’de geçirdim diyebilirim. Ancak, öyle zannettiğiniz gibi dinlenerek değil, tam tersine çok çalışarak. Önce Polonyalı piyanist Zebrowski ile Beethoven sonatları çaldığımız bir turneye çıktık. Bundan aldığım moral gücüyle New York’a gittim, empresaryo Joseph Conlin’le tanıştırıldım. Conlin, genç insanlara ve geleceğe inanan dürüst ve melek gibi bir insandı. Düzenlediği bir düzine konseri yapmaya başladım ki bu konserlerden birisi ünlü Carnegie Hall’da gerçekleşti. Bu konserler, sahne tecrübemi pekiştirmiş ve buradaki süreç sonunda öğrencilik havamdan da epey sıyrılmış, profesyonel hissetmeye başlamıştım.

Müzik yaşantınızda hayal kırıklıklarınız oldu mu?

Mutlaktır ki herkesin hayal kırıklıkları olmuştur. İdil Biret ya da Sophie Mutter’in yok mudur sizce? Benim de oldu. Açık ve mert olmak gerekirse, Türkiye’deki basit çıkar matematiğini sevmedim. Yurt dışında ise “Türk” olmanın zorluklarını ve bunun yalnızlığından da hoşlanmadım. Hatta bu dünya kirliliğinde ne solistliği diye söylenmeye bile başlamıştım. Ancak her daim ayakta durabilmek değerli bir hayat gerçeğiydi ki bunu da öğrenerek güçleniyorsunuz. Bu yüzden, mutluluğu içimde ve kendi değerlerimde buldum. Herşey kendimizdeki barışla başlamıyor mu sizce? Sevdiğim işi yapmaktan dolayı mutluydum ve kalplerinde sevgi olan ailem ve bir kaç samimi dost insanın da hayatımda olmalarından dolayı şanslı hissediyorum.

“T.C. Kültür Bakanlığı Keman Solist Sanatçısı” olmanızı anlatabilir misiniz? Bu ünvanın anlamı nedir?

29 yaşıma gelmiştim. Türkiye ve yurt dışında gerçekleştirdiğim başarı ve kabul gören gelişmeler gurur vericiydi ve işitilmeye baş- lamıştı. Bakanlık ve duayen referanslarım tarafından bu pozisyona uygun ve layık görülüyor olmama rağmen, o dönemde, kadro problemleri yaşanmaktaydı. Daha sonra, bu durum aşıldı ve önce İzmir ve sonrasında da İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası Solist- liğine atandım. Duayenlerim olarak, Ayla Erduran ve Suna Kan’ı tanıyorum ve onları dinleyerek büyüdüm. Çocukluğumdan itibaren onların bize gösterdiği ve çizdiği yolda yürümek, amacım ve ülküm oldu. Bu statü ve örnek değerler olmasaydı eğer, çağdaş yaşamı bu kadar somut yaşatabilir ve çocukluk döneminde bu denli motive olur muyduk sizce?

Yurt dışı ve yurt içinde verdiğiniz konserlerde sizin için dönüm noktaları hangileridir?

‘Devlet Solisti’ olarak, yurt dışı tecrübemden sonra, Bartok’un 2. ve Bruch’un konçertolarıyla verdiğim ilk Türkiye konserlerim, ABD’de West Virginia Symphony Orchestra eşliğinde çaldığım Wieniawski Konçertosu, ünlü müzisyen Rudin yönetiminde Türkiye ve Rusya’da çaldığım “Mozart” konserlerim, Çaykovski Yarışması birincisi viyolonsel solisti Gustav Rivinius’la çaldığım Brahms’ın ikili konçertosu, Dünya Mozart Yılı’nda Ankara’da CSO eşliğinde “Atatürk” anısına çaldığım Mozart… Sofya Filarmoni eşliğinde Toledo Festivali’nde ve Valencia’da verdiğim konserler, Moskova Senfoni ve son olarak solisti olduğum İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde Ulvi Cemal Erkin Konçertosunu yorumladığım konserlerim hayatımda iz bırakanlar arasındadır.

Repertuvarınızda hangi eserler var?

Bartok, Brahms, Beethoven, Berg, Erkin, Mendelssohn, Bruch, Wieniawski ve Mozart gibi önemli konçertolar ve bir çok keman/piyano sonatları ve parçaları bulunmakta…

Ustalık Sınıfı derslerinizde en çok karşılaştığınız sorunlar ne olmuştur? Öğrencilere en çok hangi konularda tavsiyelerde bulunmuşsunuzdur?

Hocalıkla ilgili tecrübemi başlattığım ‘Akademi İksev Uluslararası Keman Ustalık Sınıfı’nda edinmekteyim. Öğrencilere, onların oluşum içerisindeki şahsiyetlerini onore edici ve elden geldiğince hassas yaklaşmalı diye düşünüyorum. Bambaşka bir sanat, eğitmenlik. Öncelikle kendilerine dürüst olmalarını ve her işi severek ve kendilerine göre ‘en iyi’ olanı yapmalarını salık veriyorum. Hocalarımdan öğrendiğim Bach ve Mozart konusunda da titiz davrandığımı sanıyorum.

Albüm kaydetme konusundaki genel düşüncenizi öğrenebilir miyim?

Albüm çalışmaları yarınlara bugünün kalıcı miraslarıdırlar. Kayıt meselesi uzun soluklu bir projedir. Raflardaki kayıtlarımdan memnunum. Ancak bundan sonraki yıllarda, yeni kayıt çalışmalarım ve ilgili projelerine bambaşka bir boyut ve düzeyde önem ve- receğim için motiveyim.

2001 yılında yayınlanan “The Violinist” isimli albümünüz nasıl ortaya çıktı? Albümdeki programı nasıl belirlediniz? Bu albümün sizin için önemi nedir?

İlk albümümdür. Romantik dönemin en güzel keman/piyano eserlerinden, Elgar ve Franck Sonatlarından oluşan albümde, 2 küçük parçayla birlikte, Brezilyalı besteci Vieira’nın bana ithaf ettiği ‘Novalette’i de yer aldı. Kayıt, 15 yıldır birlikte çaldığım daimi piyanistim Robert Markham’la beraber New York’ta gerçekleşti.

İkinci albümünüz Mozart’ın eserlerinden oluşuyordu. Bu albümün öyküsünü anlatabilir misiniz?

Rudin yönetimindeki Moskova Musica Oda Orkestrası ile çaldığım Mozart’ın 3. Konçertosu ve Do Major ‘Rondo’su, edit edilmeden, sayın Rudin’in de değerli onayıyla piyasalara sürülen canlı konser kaydından bir arşiv albümdür.

Ve son olarak “Rosepage”. Bualbümdeki saflık ve güzellik duygusu bana Orson Welles’in “Yurttaş Kane” isimli filmindeki “Rosebud”ı hatırlatıyor nedense. Neden “Rosepage” adını verdiniz?

Ne güzel yakıştırdınız. Teşekkürler. En iyimizi yapmaya çalıştık çünkü. Küçük konser parçaları azda özü söylemek açısından zor- dur ve ustalık gerektirir. Sahnede uzun zaman çaldıktan sonra bis parçalarımızı kayıt ettik. ‘Gülnihal’ ve ‘La vie en rose’ adlı cros- soverlar da bu kayda farklı bir renk kattılar ve bu durum, albümün ismini de etkiledi. Benim ve Robert için çok keyifliydi. Sevgi ve emek dolu bir albümdür.

İkinci ve üçüncü abümlerinizin kapakları çok etkileyici. Çizimler konusunda bilgi alabilir miyiz?

Değerli ressam arkadaşlarımın hediyeleridir o portreler: Gürdal Duyar ve Yiğit Yazıcı.

2011-2012 sezonunda oda müziği alanında önemli ve heyecan veren bir projeyle klasik müzik tutkunlarının karşısında olacaksınız. Bu yepyeni sürpriz çalışma ile ilgili okurlarımıza bilgi verebilir misiniz?

Gelecek sezondan itibaren Türkiye’de bir ‘ilk’ olacak uzun soluklu ve bir 21. yüzyıl projesine imza atmaya hazırlanıyoruz. Bu sürprizi, Holding patronu Sayın Lucien Arkas kamuoyuna duyurduktan sonra, ilk defa  bu haberi paylaşıyor olmaktan da mutluluk duyarız.

Arkas Holding, sanata verdiği değeri -uzun soluklu ve evrensel düzeyde- bir projeyle kalıcı kılmayı amaç edinerek Haziran 2011’de Arkas Trio’yu kurdu. Sanatlarını uluslararası alanda kanıtlamış üç yetkin ve değerli ‘solist’ sanatçıdan oluşturulan “Arkas Trio”, ilk kez büyük bir çatı altında toplanan resmi bir “Üçlü” olduğu için, Türkiye’de bir ilktir. Benim dışımda, kendi kuşağının en iyi piyanisti sayılan Emre Elivar ve Alman çello solisti Gustav Rivinius ile üçlü olarak çalışmalara başladık. ‘Arkas Trio’ ilk konserini 30 Eylül 2011’de İstanbul’da St. Antuan Kilisesi’nde verdikten sonra, 1 Ekim 2011’de İzmir-Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde, 31 Ekim 2011’de Berlin’de, 2 Aralık 2011’de İstanbul Senfoni Orkestrası eşliğinde Beethoven’in “Tripel”Konçertosuyla Fulya Sanat Merkezi’nde ve 5 Aralık 2011 akşamı tarihi Süreyya Operası’nda sanatseverlerle buluşacak.