Meral Güneyman, sanatını yenileyen, seyircisine yenilik sunmayı görev bilen, mesleğine aşık bir sanatçı. Hep heyecan dolu. Güçlü bir kadın ve anne. Onu tanımak ise heyecan veren bir deneyim. Piyanistimiz Meral Güneyman ile Neo Filarmoni klasik müzik dergisinin Mayıs-Haziran 2012 sayısı için yaptığım röportajı blogum yoluyla sizlerle de paylaşıyorum. Meral Güneyman’ın bu röportajdaki fotoğrafları Amerikalı fotoğrafçı Frank Veronsky’nin imzasını taşımaktadır. Keyifli okumalar dilerim.

Sevgili Meral Güneyman, öncelikle, çocukluk döneminizden bugüne kalan ve sizinle birlikte yaşayan imgeleri, sesleri, kokuları… düşünmenizi isteyeceğim. Bunlardan hangileri şimdinin Meral Güneyman’ına yön vermiş vermiş olabilir?

On üç kuzene kadar uzanan ve üç kuşağı kapsayan bir aile örgüsünün içinde büyümemin bana verdiği, hem ait olma hem de kaybolmuşluk hislerini hatırlıyorum. Kaybolmuşluk hissini yenmek için ait olmak hissini besledim hayatım boyunca. Ve kendi kurduğum aileme, çocuklarıma aşırı düşkün oldum, belki de anneliğin olağan hislerinin daha da ötesinde… Aile sevgisine, iyiliğe, güzelliğe inanmak. Böyle bir ortama ek olarak, sevgi dolu ve oldukça düzenli ana baba evimde öğrendiğim haddini bilmek, paylaşmak ve çalışmak disiplinleri hayatım boyunca süregeldi. Bu unsurlar benim bugünkü yönümü tayin etmişse de sanırım DNA’mda olana yaramazlık ve pasif bir isyankârlık, hayatımın çeşitli dönemlerinde kendimle çarpışmama neden oldu… Moda’da yaşadık uzun seneler, annem hala orada yaşıyor. Annem sayesinde şımarıklık nedir bilmeyiz. ‘Ne yaparsan karşılık alırsın’ modundaydık hep. Sene sonunda imtihanlarımız geçince annem, yatağının altına sözüm ona sakladığı ve hep keşfettiğimiz ama çaktırmadığımız yeni giysileri verir, eğlence zamanımızı limitlerdi. Şefkatini bile öyle sözlerle değil, mesela saçımızı tararken hissettirirdi.

Gelelim Moda’ya… Moda’nın kış mevsimi vahşidir. Lodos fırtınalarında coşan denizin tuzu sokaklarda hissedilir. Moda sanırım benim, melankolik ve romantik mizacımı iyice sağlama almıştır. Ama aynı zamanda sayısız günlerimiz, mevsimlerimiz, baba evim olan Çengelköy tepelerindeki köşkte geçmiştir. Yaz günlerinde, bahçesindeki menekşe ve kelebekleri birbirinden ayırmak zor olan bir ahşap köşk… Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı” romanını okuduğum zaman, senelerce geri gidip hatırladığım, hep ürktüğümüz bir kuyusu, havuzu, hamamı ile tam bir eski Osmanlı evi. Orada yaşayan tombul, dantel elbiseli ve son derece güzel yüzlü büyükannemin duvar piyanosunda alaturka parçalar çalması, mutfakta sıra sıra kavanozlar ve içlerinde yaptığı vişne reçelleri, çok sevdiğim ve bazısını da hiç sevmediğim akrabaların bu mekanda sık sık bir araya geldiği zamanlarda, koşarak, düşerek, etrafı kolaçan ederek yaşadığım çok özel bir çocukluk. Maceraperest ve risk almayı seven mizacımın burada oluşup pekiştiğini düşünüyorum… Bu evde yaşadığım anılardan dolayı sanırım, dünün ve bugünün, çok sevdiğim Türk yazarlarının bazı satırlarında, inanın hep sanki kendi hayatımdan satırlar buluyorum. Kafamdaki resimler bu romanlara öylesine uyuyor ki…

İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda piyano derslerine başladığınız döneme gidersek o dönemi bir çocucuğun perspektifinden yansıtabilir misiniz?

Dört yaşındaydım. Piyano çalmak benim için bir oyundu. Notaları teker teker çözmek tuşlara oturtmak ve sonsuzluğa dek (elbette o zamanlar ne derece sonsuz olacağından haberim yok) akıl oyunundan başka ne olabilir bir çocuk için? Bir ahbabımızın eşi piyano çalardı. Albeniz’den “İspanyol Dansları”… “Böyle çalsam başka bir şey istemem” diye düşünür, hayran hayran seyreder dinlerdim. Heyecanla bakardım bu kendimi içinde bulduğum dünyanın verilerine, hep beklentiler içindeydim…

Konservatuvar yıllarındaki önemli anları ya da kazanımlarınızı sıralasanız hangileri böylesi bir söyleşide vurgulanmalıdır sizce?

En önemli ve en erken anım, solfej derslerindeki “otur-kalk” oyunu idi. Eşsiz hoca Rana Erksan’ın icat ettiği, paldır küldür bir oturup bir kalkarak tozu dumana kattığımız, ritimle hareket. Nota değerlerini bu şekilde öğrenmekti amaç. Ne kadar önemli bir pedagogdu kendisi. Daha sonra, her sene öğrendiğimiz zorunlu ve yüklü repertuvarımız, hep sevinerek başladığım sonbahar mevsimi (çünkü yeni parçalar öğreneceğim), sonatine’ler, sonatlar, minuetler, prelüdler ve fügler, Schumann’ın “Çocukluktan Manzaralar”ının konçertoya dönüştüğü “progressive” ders planımız… Son derece ileri ve detaylı bir armoni bilgisi ile İstanbul Belediye Konservatuvarı’ndaki harika hocalarımın bana verdiği eğitimin daha iyisini, Avrupa’nın hiç bir sanat merkezinde bulamazdım, bundan yüzde yüz eminim. Viyana ekollü Ferdi Statzer, Paris Konservatuvarı’nın Dubois metodunu uygulayan Raşid Abed ve üstün müzisyen Cemal Reşid Rey ile çalıştığımı söylemek bu düşüncemi kanıtlar.

Salzburg’daki Akademie Mozarteum’a gidişiniz nasıl oldu?

Ferdi Statzer’in hocası olan ünlü piyanist Friedrich Wuhrer, Mozarteum Akademisi’nde yaz kursları veriyordu. Bu kurslara katılmamla birlikte 1969’da onunla çalıştım.

Orada aldığınız eğitimin önemli yanlarını bazı anekdotlarla da destekleyerek bizimle paylaşabilir misiniz?

Mozarteum’da kısa bir süre bulunmama rağmen, benim için orada bir çığır açıldı diyebilirim çünkü ilk defa konservatuvarda belirlenen repertuvar dışına çıkabilmiştim. Hem sınıfımdaki diğer öğrencilerden de dökülen, çiçek bahçesi gibi bir sürü yeni eser, yeni kompozitörlerle kaynaşmak, kompleks eserleri duymak hem de serbest seçimlerim olan kendi repertuvar parçalarımı yeni bir hocadan öğrenmek. Bu arada piyanist olan kardeşim Tiraje ile de beraberdik. Dört el program da hazırlamıştık. Bazı şeyler beyin dosyalarınızda seslerde saklı duruyor. Beyin öyle muhteşem bir organ ki bakın şu anda hatırladım, Friedrich Wuhrer, çaldığımız Ravel’in “Kaz Ana Süiti” için ‘plak yapacak derecede iyi” ifadesiyle Ferdi Statzer’e rapor vermiş ve bizi Mozarteum’da resitale çıkarmış idi.

Mozarteum döneminde gencecik bir kişi olarak zorluklarınız, özlemleriniz neler oldu? Bunlarla nasıl başa çıktınız?

İsterseniz bunu asıl zorluk ve özlem çektiğim Juilliard zamanlarına saklayalım. Zira Salzburg kapı komşusu gibiydi, zaman çabuk geçti ve annemiz yanımızdaydı ama babamı çok özlediğimi biliyorum.

Juilliard’daki yıllarınıza baktığımızda devlet parasıyla değil burs kazanarak oraya kabul edildiğiniz görülüyor. Kazandığınız burs hayatınızı devam ettirebilmek için yeterli miydi?

Bursum, her sene verdiğim imtihanla yenileniyordu. Bu burs bırakın hayatımı devam ettirmeyi, eğitimimin tamamına bile yetmiyordu. Ama ben, öğrenci vizemle, çalışıyor, para kazanıyordum. Gündüz okula gidiyor, akşam “babysitter”lık yapıyordum. Okulda hepimiz çalışıyorduk. Amerika böyle bir toplum, tiyatroda sahne arkasında, bilet satışında, akompanistlik yaparak, kütüphanede çalışarak, hatta kafeteryada bile çalışarak para kazanıyorduk. İki sene müddetle ‘Judelson’ ödülünü aldım. O zaman tüm eğitimim ödendi.

Türkiye’den ve Salzburg’dan sonra Juilliard dönemi, “Meral Güneyman” için neler getirdi?

Anne evimden ve yurdumdan çıkışım… Hayatımda yeni bir bölümün başlaması… Çok geniş bir zaman bölümüydü bu çünkü yüksek diplomadan sonra ihtisas da yaptım, tüm yarışmalar bu arada oldu. En başında, Amerikan kültürünü, toplumunu tanımak diyeyim, adaptasyon, beklediklerimi bulmamak, beklemediklerimi bulmak, her ikisinin de olumlu yönlerine odaklanmayı öğrenmek… Tam anlamıyla büyümek… Kendi kendimi tanımak ki en zoru buydu. Teselliyi kardeşimin orada olmasıyla, Türkiye’den benim gibi aynı şekilde Amerika’ya tahsile gelen, arada sırada görebildiğim erkek arkadaşımın varlığıyla buluyordum. Ama müzik beni kurtardı. Müzikte her zaman açılan bir ruhum var; Türkiye’de iken içimdeki kıpırtılar dışarı teker teker çıkıp meyve vermek istiyordu. Önüme gelen eseri öğreniyor, çağdaş müziği, cazı ilgiyle izliyor, beğeniyordum, tiyatroyu, operayı senfoniyi hiç kaçırmıyor, güzelliği ve tüm müziği içime çekiyor (zaten görevli olduğum için) hepsine bedava giriyordum. Tam anlamıyla büyülenmiştim. Herşeye aşıktım. Piyano hocamın ve okulun en gözde öğrencilerinden olduğumu biliyorum. Daha doğrusu bunu bana başkaları söylediler, yoksa kendime böylesi sıfatlar yakıştırmayı hiç sevmem. Ama itiraf edeyim ki kimin hoşuna gitmez bu? Juilliard, okulu temsil edecek hangi yarışma veya öğretim olayı varsa beni çağırıyor, talep ediyordu. Şili’deki bir yarışmayı veya bana verilen büyük ödülü sahneye çıkıp kabul etme törenini gençliğin verdiği adam sendecilikle kaçırdığımı pişmanlıkla hatırlarken Lincoln Center Öğretim Programında “Artist in Residence” seçildiğimde bu görevi de bir kaç sene yaptığımı da gururla söyleyebilirim. Juilliard eğitimi ve yaşantısı, beni sanatımda ve benliğimde tamamlamıştır.

Dünya görüşlerimizin şekillendiği bir dönemde az önce bahsettiğimiz üzere Avrupa ve ABD’de eğitim aldınız. Avrupa sonrası ABD’de müzikal anlamda nasıl gözlemlerde bulundunuz? Avrupa ve ABD arasında bir fark var mıydı? Var ise bu sizi ne yönde etkiledi?

Zaman oranları eşitsiz, o yüzden belki çok adil bir kıyaslama olmayacak ama Amerika’da yolunuzun limitsiz açıldığını, baltalanmadığınızı, insanların küçük şeylere takılıp huzur kaçırmaya hiç meraklı olmadığını görürsünüz. 70’li senelerde ve ilerisinde Rus Ekolü’nün en iyi hocaları Juilliard’da toplanmışken Avrupa’da kalan ve hala öğretime zaman ayırabilen efsanevi hocaları parmakla sayabildiğiniz bilinen bir gerçekti. Amerika’da Juilliard verilen bağışlarla geçinen bir okuldu, ama bir katı, tamamen piyano çalışmamız için bize bahşedilen her biri kuyruklu Steinway içeren çalışma odalarına ayrılmıştı. Eğer çalışmak, öğrenmek kazanmak istiyorsanız hepsini başarıyordunuz. Müzikte ve diğer sanatlarda, bürokrasiden önce insanlık ve sevgi geliyordu. İnsanlar doğaldı, kimse kimseyi tenkit etmiyor, hüküm vermiyordu. Bu hiç değişmedi. Coğrafi genişlik sanki insanların içine de bir ferahlık vermiş ve bu, sanata yansımıştı. Çağdaş müzikte birkaç adım ileride hissediyordum kendimi. Vincent Persichetti ile kompozisyon çalışmış, orkestrasyon sınıfına büyük bir ilgi duyuyordum. Elektronik müzik konserlerini de takip ediyor, yeniliklere bilinçlenmeye doyamıyordum. Bütün bu sebeplerden dolayı bir nevi adaptasyon geçirdim bir nevi de, tam tersine, ‘evimde’ idim.

Bu aşamada şunu da sormak isterim: Meral Güneyman, ABD’deki yıllarında kişisel gelişiminde müzik dışında ne tür kaynaklardan beslendi?

Benim için medeniyet ifade eden her şey bir kaynaktır; ilim, sanat ve hatta sömürülmeyen inanç dahi medeniyettir. Beni ben yapan unsurlardan insan ilişkilerine değinerek söze başlamak istiyorum. Orta ve lise tahsilim boyunca insan ilişkileri okuduğumuz klasiklerde, izlediğimiz filmlerde önümüzde sergilenir. Ancak evimizde yaşadığımız hayat tüm tehlikelerden arınmıştır. Aileler bu konuda çocukları için büyük bir çaba gösterir. Ama sonra bağımsız hayatın içinde buluruz kendimizi ve biz o rolleri oynarız. Shakespeare’i hatırlayalım… Hayat bir sahne biz de aktörler oluveririz. Öyle mi? Hiçbir zaman önümüzde ne olduğunu bilemeyiz. 18 yaşımın ardındaki hayatımda ani bir şekilde, “ılığı” hissetmeden sıcaktan soğuğa (veya tersi) geçtim. Tam anlamıyla bir kültür şoku. Ama savunma mekanizmam hemen öne geçti ve az önce de ifade ettiğim gibi, yıpranmaya değil beslenmeye odaklandım.

“Nasıl daha iyi bir insan olabilirim?” sorusunu hala her gün kendime soruyorum. Çünkü insan ilişkilerinde her şey yaşanıyor ve doğruları yanlışlardan öğreniyorsunuz. Bunun için de sadece akıl yetmiyor. Hissi aklınızın da çok sağlam olması lazım ama ne yazık ki bu çoğumuzda eksik. Hayatın sunduğu krizler önünde çabuk ve doğru kararlar alabilme becerisi çok önemli. Acaba bu okumakla oluyor mu yoksa tamamen davranış psikolojisi eğitimi mi almak lazım? Psikoloji alanında Nobel ödüllü Daniel Kahneman’ın ‘Yavaş ve Hızlı Düşünmek’ adlı yeni bir kitabı var. Burada beyinde yeni bir tura çıkıyor, bir keşifte bulunuyor Kahneman. İki çeşit düşünce sisteminden bahsediyor; ilki çabuk, hissi ve “içimizden gelen”, diğeri de yavaş, tartarak ve mantıki… bunun içinde bizi neyin mutlu edip etmeyeceğini önceden ölçmek, iş hayatımızda aldığımız riskler, hep bu iki sistemi nasıl anladığımıza dayanıyor. Ama bu transformasyonu başarmak da iş.

İnsanlar ve yaşadıkları durumları izlemek tartmaktan bahsetmişken sinema sanatına da geçmek isterim. Sinemayı çok severim. Filmden zevk almayan insan az bulunur. Amerikan filmleri, Avrupa filmlerinden ne kadar değişiktir. İşte burada, Avrupa’da büyüyen ve Amerika’ya taşınan ben, hem Amerikalıların anlayamadığı Avrupa filmlerinin subjektif temalarını, soyut başlarını ve sonlarını, insanların tutumlarını, diyaloglarını anlayabiliyor, hem de Amerikalıların hafif ve satıhta kalan teknolojik üstünlüğe sahip veya şekerli romantik filmlerini aşağılamadan eğlenmesini biliyordum. Bunu anlıyorum. Amerikalı satıhta insan demek istemiyorum ama 200 milyonu aşan bir ülkede, Doğu ve Batı sahillerine ağırlıklı olarak yerleşmiş, sofistike bir kültüre sahip toplum ve bunun da sadece bir kısmı değişik kültürleri anlıyor ve takdir ediyor. Kültür anlayışları okyanusları hala aşamadı ve kaynaşamadı. Bunun yanında Avrupa’da da bir satıhta kalmacılık, Amerika’yı bıkmadan taklit etmek merakına rağmen yermekten de vazgeçmemek var. Tarihteki gerçeklerin hangi ülke söz konusuysa, işine gelmeyen tarafların, halktan saklanan kısmını öğrenmeye meraklıyım. En demokratımız bile beyin yıkamalarından ve hiç de sevmediğim milliyetçi tutumlardan dolayı kendi ülkesindeki sersem sistemden ve vahşi yöneticilerden kaynaklanan zulümleri göz ardı edebiliyor. Olmamış gibi davranıyor. Biz ise ise asar, keser, hapseder sonrada heykelini dikeriz. Yaşayacağım yılların, okumak istediğim kitaplara öğrenmek istediğim yaşantılara yetmeyeceği için üzülüyorum. Müziği ve kişiliğimi pek ayıramıyorum galiba. Tabiattan çok beslenirim desem tabiat benim için müzik. Aşk özel yaşamda yoksa müzikte var… Sessizlikte müzik var. Bir Grek Romen heykeli seyrederken müzik var. Aynı şekilde çağdaş bir resimde müzik var… ve insan ilişkilerinde müzik ve ritim var.

ABD’de Michael Tilson Thomas gibi bir şefle çalıştınız. Tam olarak hangi döneme rastladı bu? Bu tecrübenizi de okurlarla paylaşmak isterim.

Tilson Thomas ile 70’lerin sonu ve 80’lerin başında çalıştım. O yıllarda yoğun bir şekilde yarışmalara giriyordum. Thomas, Buffalo Filarmoni Orkestrası’nın müzik direktörlüğünü ve şefliğini yapıyordu. Orkestra ile çalmak için genç solist seçmek üzere bir yarışma düzenlenmişti. Finallerde Prokofiev in 3. Konçertosunu çaldım, sonra hepimiz salondaki koltuklara anonsu dinlemek için yerleştik. Ne çabuk ve komik heyecanlarmış. Ne yazık ki 1930’ların metotları artık geçerli değil ve biz böyle yarışmalarla kendimize konser imkânları sağlamaya mecbur kalıyoruz ve birçok müzisyen de bu yolda tıkanıp kalıyor. Yani yarışmalardan sonra bitiyorlar. Buna çok dikkat etmek lazım. İsmim anons edildiğinde sevincimden uçmuştum. Birinciliği kazandım.

Tilson Thomas bana karşı çok değişik bir eğilim duymuş. O yıl iki kez bu muhteşem şef ve orkestrayla çaldım. Çok utangaç ve çekingen idim, kendisini rahatsız etmek hiç istemezdim. Bir gün, New York’taki stüdyo evimde otururken bir telgraf (evet, telgraf!) aldım: “Michael Tilson Thomas sizi Pittsburgh Senfoni ile çalmaya davet ediyor, Schumann Konçertoyu çalacaksınız, kabul ediyormur sunuz?” Derken Pittsburgh’da ikinci kez buluştuk. Bir kez daha muhteşem bir orkestra ile beraberdim onun sayesinde. Sonra kendisi Avrupa’ya taşındı ve birkaç senedir de San Francisco Orkestrası’nın başında.

Yurtdışı eğitiminiz sırasında kazandığınız perspektifler Türkiye’deki duruma dair neler işaret etmiş olabilir size? Hangi “keşke”lerden bahsedilebilir?

Türkiye’deki durum derken, bugünün camiası aklıma geldi önce. Müzik dünyasından bahsedelim. Keşke Mükerrem Berk, Aydın Gün gibi “insan” insanlar hala var olsaydı. Keşke Selmi Andak, Faruk Yener gibi eleştirmenler, yazarlar, tarafsızlık ve asalet hala var olsaydı. Politika, din… eskiden sanatçılarla çelişkili konulara, saldırılara yol açmazdı. Yoktu böyle şeyler… Bir sanatçı mazbut olmalı her şeyden önce. Bugünün gürültücü reklâmcı, kavgacı atmosferi sanatla hiç ama hiç yan yana gelemez. Ne kadar şanslıyız ki şimdi hala bir Filiz Ali var, bir Evin İlyasoğlu var, Neo Filarmoni ve AKOB dergilerimiz var, bir Süreyya Operası var. Ne şanslıyız ki rol modellerim İdil Biret, Ayşegül Sarıca, onların asaleti ve yaşayan efsaneleri yanımızda, arkamızda. Bugün en güvendiğiniz insan sizi kırıyor. Keşke ben bu ütopik dünyada yaşamasaydım. [Meral Güneyman bu noktada kendi kendine gülüyor]

Eğitim alanında ‘keşke’ şeklinde bir düşüncem yok. Daha önce de bahsettiğim gibi İstanbul’da aldığım müzik eğitimi benim hamurumdur ve beni, Avrupa veya ABD akademilerinde en iyilerden (bunu dememeye söz vermiştim ama ne dediğimi anlıyorsunuz mutlaka) yapan şeydir. İstanbul Belediye Konservatuvarı ve oradaki hocalarım… hepsi nur içindeler ve her yerdeler şimdi.

Juilliard döneminden sonra ABD’ye yerleşme kararını nasıl aldınız? Önce Türkiye, sonra tekrar ABD’ye dönüş mü oldu?

ABD’den kesin dönüş hiçbir zaman olmadı. Hiç ummadığım bir zamanda evlendim ve ailemi kurdum. Eşim Türktü ama ABD’de yaşamaya devam ettik. 30-40 yaşlarının yoğunluğu, çabaları, annelik, bir yandan konserlerime devam etmek, bir yandan da eğitmenlik Türkiye’de belki çok daha kolay olurdu. Ama ben hep zoru seçen bir insan olduğum için galiba… [Güneyman yine gülüyor] burada kaldım. Buradaki kapımı kapatmak istemedim. Mesafeler o kadar uzak ki. Hiç bir zaman Avrupa’da yaşayan meslektaşlarım gibi bir ayağım Türkiye’de olamazdı. Eğer ikiye ‘bölünebilseydim’, bunu ne kadar isterdim anlatamam. Ama anneliğim ve çocukların hayatını sabit tutmak önde geldi ve bunu burada yaşamakla sağlamak düşüncesini bir türlü değiştiremedim.

Ayrıca, ABD’deki sakin hayatımı seviyordum; zor ama sakin hayatımı… Ve elbette insan alıştığından kolay ayrılamıyor. Bunu bir kez yapmıştım zaten. Burada mutluydum… Mutluluğun tanımı her ne ise. Her ne kadar yine anavatanıma dönmek söz konusu olsa da burada büyümüş, oluşmuş hissediyordum kendimi. Ulaşmak istediğim her müzisyene, her yeniliğe yakındım. Büyük denizde büyük balık olabilmek için hiç durmamak gerekir, mükemmele ulaşamayız, ama devamlı o yönde çalışırız, bu hiç bitmeyen bir uğraşıdır. 20-30 yaşları arasında başarıların doruğundaydım. Türkiye’de her türlü imkân önümdeydi. Ama en önemlisi, buradaki faaliyetlerimle memleketime daha iyi hizmet edeceğime inanıyordum. Daimi bir sanat elçisi olarak… Ve öyle de oldu. Ama şimdiki anlayışlar maalesef çok değişti.

Sanat elçisi demişken “Devlet Solisti” ünvanınızdan da bahsedelim mi? Hangi yıl aldınız? Sizin için anlamı nedir?

Bu ünvanı 1988’de aldım. Benim için manevi bir anlam taşıyordu. Maalesef artık hiç böyle bir anlam taşımıyor. Çünkü bu ünvan artık istismar edilmiş durumda. Beni onore eden bir devlet vardı ve ben de ünvanı almadan önce ve elimden alındığından sonra Türkiye Cumhuriyeti’ni onore etme görevini hiç bırakmadım, bunu senelerce yaptım.

Anekdotlar verebilir misiniz?

Bunlardan ilk hatırladığım, Sayın İdil Biret’in New York’ta konsere geldiği senelerden birinde, 1977’de, ben de New York Carnegie Hall’de “Doğu Batı Artistleri” yarışmasını kazanmamın sonucunda bir konser vermiştim. Konsolosluğumuz ikimiz için bir davet tertiplemişti. Sevgili İdil Biret’in bana göstermiş olduğu sıcaklık ve büyüklük dolayısıyla, o gün duyduğum gurur ve mutluluk zirvedeydi. İkinci olarak Juilliard’da Chopin yarışmasında birincilik alarak Juilliard Senfoni Orkestrası ile çalmıştım. Ertesi gün öğle yemeği almak için kafeteryaya indiğimde tiyatro bölümünden sandığım bir genç yanıma geldi, “Siz miydiniz dün akşam çalan Türk piyanist?” diye sordu. “Evet”, dedim. “Ne kadar şaşırdım bilemezsiniz. Duygularımı dile getirmek istiyorum: Geçen hafta ‘Midnight Express’ filmini görmüş ve çok etkilenmiştim. Bu berbat tanıtımdan sonra böyle bir Türk tanımak ne kadar güzel” dedi… Balkan turnemi de unutamam, Bosna-Hersek’in acı tatlı güzelliğini, bana konukseverlik etmiş olan Sayın Elçimiz Sina Baydur’u, Hasan Öktem’i bana bir kraliçe muamelesi yapan Washington Elçimiz, Sayın Şükrü Elekdağ’ı, Almanya konserlerimde radyo televizyon programlarında beni tanıtan, son derece üst düzeyde konserler vermeme imkân sağlayan Sayın Faruk Loğoğlu’nu, bu insanlarla olan güzel anılarımı unutamam… Ve dünyanın çeşitli yerlerinde, Japonya’dan Meksika’ya kadar ülkemi temsil etmekteyken bana yardımcı olan, turnelerime güzellik katan tüm elçilerimize ve eşlerine minnettarım.

Böylesi önemli çalışmalar yaparken İzmir Devlet Senfoni Orkestrası ile yaşadığınız sorun nasıl ortaya çıktı?

Ne İzmir Devlet Senfoni Orkestrası, ne de bir başka Devlet Senfoni Orkestrası ile bizzat hiçbir zaman problemim olmadı, olamazdı. Ancak bazı kişiler sanatla bağdaşmayan çirkin olaylara sebep oldular, hakkında yorum yürütmek istemediğim tarzda olaylar yarattılar ve beni korkunç sonuçlara doğru sürüklediler. Bu yanıtımı burada noktalamayı tercih ediyorum çünkü çok üzülüyorum.

Klasik müzik eğitimi almış bir sanatçı olarak caz müziğine yönelmeniz nasıl oldu?

İçinizde olan dışarı çıkıyor, her şart altında. Benim de öyle oldu. Daha küçük yaşta, yani klasik eğitimimin ilk senelerinde doğaçlama yapmaya başlamıştım. Duyduğum herşeyi kulaktan çalıyordum. Rock-pop müziğinin ritmine, caz armonilerinin kendine has ses bileşimlerine, serbestliğine zaafım vardı. Böylece, daha çok dinlemeye ve tanımaya yöneldim.

Bu iki farklı müzik türünün ortak noktaları nedir sizce?

İlginçtir ki ayrılan yönlerini değil ortak taraflarını soruyorsunuz, çok hoş ve alışmadığım bir soru… Notalar ve ritimler ve bunların sesleri ve şekilleri, teorik bilgiler, hep ortak değil mi? Sevgi, ihtiras, dinamizm, hüzün hep ortak değil mi? Asıl beceri bu iki türün birbirinden beslenmesini sağlamak. Sınır tanımadan. Şartlandığımız sınırları aşarak… Beynimizde kullanmadığımız yetileri kullanarak… Pratik açıdan ise ne kadar ortak yön bulabilmeniz size bağlı. Pratik yönden caz desenlerine parmaklarımızın alışması, aralıkları akorları, modülasyonları kulaklarımızın benimsemesi, artistin kendi üslubuna uygun olarak yeni bir formül bulması ve geliştirmesine bağlı. Ravel’in, Debussy’nin yanısıra Bartok’ta Chopin’de ne kadar çok caz olduğunun farkındayım… Bach’tan ne kadar yola çıkabileceğiniz malum. Bu iki tür gittikçe daha çok füzyondan geçiyor çünkü artık ‘norm’ları yıkan artistler çoğalıyor.

Bill Evans’tan söz etmenin tam zamanı galiba. Tanışmanız nasıl oldu?

Bill Evans’a daha Amerika’ya gitmeden önce tutkundum. Müzisyen arkadaşlarla toplanır, onu dinler, en son albümlerini beklerdik, sonra piyanoya oturup onun doğaçlamalarını taklit ederdim. 70’li senelerde New York’ta Village Vanguard’da, Boston’da Jazz Workshop kulüplerine çalışmalarımdan ve işlerimden fırsat buldukça giderdim. Bir keresinde bir performansı sonrasında Bill Evans’a kendimi tanıttım, bana çok nazik ve ilgili davrandı. Bundan sonra da uzun uzun sohbetlerimiz oldu. Bir akşam “babysitter”lık yaptığım bir anda, bana telefon etmiş ve olduğum yerin numarasını vermişler, oradan aradı, “Haydi gel çalışalım biraz” dedi. Dilim tutulmuştu. Verdiği tarihte metroya atlayıp Bronx’ta buldum kendimi. Gelip beni istasyondan aldı, evine gittik, eşiyle tanıştım; ilk defa uzaktan görmüş idim, şimdi o karsılaşmamızdan biraz değişik bir görünüşteydi. Bill Evans bana yeniden evlendiğini söyledi (biraz pot kıracak bir laf söylemiştim galiba, “Sizi daha değişik hatırlıyorum” şeklinde) Gülüştük. Evde Joni Mitchell çalıyordu ve Chickering marka piyanonun üstünde ise Hindemith’in Sonatları duruyordu.

Hudson nehrine bakan manzaralı stüdyosunda kayıtlarımı dinledi; (Juilliard’da ilk pop caz konserini zar zor izin alarak vermiştim) Caz Triosu ile çaldığım eserlerimden biriydi: “Kar Tanesinin Valsi”. “Çok beğendim, çok kabiliyetlisin, devam et” dedi. Sonra oturdu bana çaldı, gözyaşlarımı tutamadım. Hiç üstelemedi. Sonra ben ona klasik parçalar çaldım. Bir kez daha Manhattan’da buluştuk. Bundan bir veya iki sene sonra bu dünyadan göç etti.

Caz deyince sözün Dick Hyman ile birlikte yaptığınız ortak çalışmalarınıza gelmesi kaçınılmaz: “Playful Virtuosity” ve “Danzas Tropicales” olmak üzere çok güzel eleştiriler alan albümler yaptınız. Bu müzikal birliktelik nasıl ortaya çıktı ve gelişti?

Yine caz sevgimden ve ilgimden kaynaklanan araştırmalar yaparken Dick Hyman’ın bazı notalarına rastladım. Bunlardan Caz Ustaları stillerinde “Caz Etütleri” adlı albümü baştan sona öğrendim ve “Nostalji” adlı CD’mde kaydettim. Hyman ile bir ortak arkadaşımız sayesinde tanıştık. Kendisine gönderdiğim kopyayı çok beğenmişti. Sürekli bana başka eserlerini yollamaya başladı. Benim Prokofiev 3. Konçertomu dinlemiş, ‘Yaman piyanistsin’ gibi bir söz söylemişti. 2004’te, uzun senelerden sonra New York’ta en önemli konserimi verecektim. Carnegie Hall’deki bu konserime katılmak isteyip istemeyeceğini sordum, hiç düşünmeden kabul etti. Bu başlangıç oldu, ondan sonra New York’ta her sene son koltuğa kadar satılan 92. Sokak Y Salonu’nda birlikte çaldık, bu organizasyonun “Caz Serisi”nin direktörlüğünü yapıyordu. Ben klasik teknik ve yorumlarla düzenlenen caz parçalarını çalıyordum, sonra doğaçlamalara katılıyordum, ama bana önceden hiç söylemiyor anında anons ediyordu. Ben de yürüyüp gitmekten başka çare olmadığı için içimden ne gelirse onu yapıyordum. Sanırım bendeki bu açıklığı hissetmese böyle bir şeye cesaret etmezdi ama biliyordu istediğini alacağını… ne komik, ben bilmiyordum! Bu programımızı Warner Plak şirketine sunduğumuzda hemen Rykodisc ile bizi angaje ettiler ve önce “Playful Virtuosity”, ardından “Danzas Tropicales” albümlerini yaptığımız kontratımıza imza atılmış oldu. “Playful Virtuosity”, Almanya’da Mikado Radyosu’nda haftanın CD’si seçildi, BBC’den mükemmelin üstünde övgü aldı. “Danzas Tropicales” ise iTunes’da iki aydan uzun bir süre “Editörlerin Yeni ve Değerli Koleksiyonu”nda listelerin en üstünde yer aldı. Hatırlıyorum da “Playful”u kaydederken Birgen çantasını açtı, notalar doluydu, Woody Allen’ın film müziklerinin bestecisi olduğunu biliyordum gayet tabii, ama gözlerimin önüne serilen “Stardust Memories” filminin notalarıydı. Bunlar hayatımın hediyeleridir. En son olarak 2012 Nisan’ında Dick Hyman ile yeni bir konser verdik: “Ellington, Gershwin ve Arkadaşları”. Dick Hyman benim hayatımı değiştirdi. Kariyerime yeni bir ışık tuttu, caz yeteneğimi geliştirdi. Dostluğu çok özel ve ayrıca her insanın hayatına ilham perisi olabilecek bir enerji kaynağı. 84 yasında bir delikanlı! Müthiş bir varlık… Bir efsane.

Son dönemde Şölen Dikener ile çalışmalar yaptınız. Hem bu çalışmanız hem de yakın gelecekteki projelerinizi anlatabilir misiniz? Yeni bir CD kaydı beklemeli miyiz?

Bugüne kadar çeşitli sanatçılarla çalıştım, Yaz ve Efe Baltacıgil, Nikola Radan, Pablo Ziegler, Manhattan Transfer’den Janis Siegel, Dick Hyman gibi. Şölen Dikener ile Marshall Üniversitesi’nde çok başarılı bir konser verdik. Şu sıralar aramızdaki mesafe çok büyük ve Şölen’in aynı eyalette bulunduğu zaman da çalışmalarımıza istediğimiz dozu vermeye yetmiyor. Bu yüzden çalışmalarımıza maalesef ara vermek zorunda kaldık. “Eroica” etiketiyle başka bir albüm çıkarmaya yöneliyorum. New York’ta birlikte vereceğimizi planladığımız konserde de bu yüzden yeni bir çelist ile çalışıyorum. O da büyük bir kabiliyet, geleceğin Yo-Yo Ma’sı dersem abartmış olmam. İsmi Jay Campbell. Bu ismi ileride çok duyacağız.

Başarılı bir piyanist olmanın yanında eğitimci yanınız da çok önemli. Laura Conover Pedagoji Ödülü’nü iki kez kazandınız. Özellikle çocuklarla çok renkli ve yenilikçi çalışmalarınız var. Biraz açabilir miyiz? Sizin bu çalışmalarınızın anne babalar için de yol gösterici olacağına inanıyorum.

Öğretmek, öğrenmektir. Öğrenmenin de sonu yoktur, Einstein’ın dediği gibi, “Ne kadar öğrenirsem, bir o kadar da daha fazla öğrenmem gerektiğini anlıyorum, bir o kadar da daha fazla öğrenmek istiyorum”. Çocuklar için bir konservatuvar açmaya karar verdim. Ama iyi bir piyanist olmak iyi bir öğretmen oldunuz anlamına gelmez. Çocuğun kafasının içine girmek, ayrı bir eğitim, istek ve psikolojik bilgilere dayanır. O yüzden “Çocuk ve Erken Müzik Eğitimi’ metotlarından Kindermusik ve Suzuki yöntemleri üzerine ihtisas yaptım. Psikolog Audrey Sillick ile çalıştım. Bu metotlarla ve inatçılığımla, otistik çocuklara bile erişebildim. Sınıfta dans, müzik, notayla veya grafik işaretlerle müzik yazma, 4-6 yaşındakilerin örneğin fırtınayı beste yapmaları aynı zamanda resim çizerek ve dans ederek yansıtmaları, Stravinsky Petruska’yı, Haydn, Mozart’ın çocuk senfonilerini tanımaları, Kızılderili, Afrikalı kültürünü müzikle öğrenmelerinden daha güzel bir eğitim olabilir mi? Yaptığımız faaliyetlerin yaratıcı yanları anlatmakla bitmez. Okulumdaki üstün kabiliyetli çocukları yarışmalara soktum. Girdikleri her yarışmayı kazanıyorlardı veya dereceler alıyorlardı. “Ulusal Müzik Öğretmenleri” organizasyonu bana “Usta Öğretmen” ünvanını, “Ulusal Piyano Birliği” ise 12 sene boyunca bana bölüm koltuğunu verdi. Bütün bu çalışmalarım sonucunda New York’ta, Laura Conover Pedagoji Ödülü’nü kazandım; önce Carnegie Hall’de sonra Lincoln Center’da verilen bir törenle kabul ettim.

Tunçel Gülsoy’un sizinle yaptığı bir mülakatta “Teknik müziği yaratmaz ama müzik tekniği yaratır” diyorsunuz. Bunun üzerinde durabilir miyiz?

Teknik, bel kemiği ise müzikalite, kalp. Kalp durursa bel kemiği işe yaramaz. Bel kemiği ise sağlam olmazsa vücut yaşar ama sakat kalır. O zaman, sağlam bir tekniğe sahip olmayan müzisyen, enstrümanının ustası olamaz. Tekniği önemsiyorum, hem de çok. Ama teknik, müzikaliteyi frenlememeli. Üstün seviyedeki bir piyanisti ele alalım; bir eseri öğrenmeye başladığında mekanik düşünmez. Şarkıyı duyar, ritmi hissederse, eserin nefesini, karakterini belirlerse, teknik zaten bütün bunların içindedir. Teknik hep çok sağlam olmalı ama arka planda kalmalıdır. Örneğin, bir öğrencim bana “Bir cümle söylüyorsunuz, beş saat çalıştığım ama yapamadığım yeri bir anda yapıyorum” demişti. Ona müziğin formülünü, karakterini verirken kullandığım kelimeler, tekniğinin kolaylaşmasını, engel yerine yardımcı olmasını sağlamıştı. Elin havada bir hareketi tekniktir, parmağın bir tınıyı çıkarmak için herhangi dokunuş pozisyonu, zamanlaması bir tekniktir. Ama bu hareketler, müziğin resmini çizer aslında.

Zaman zaman ülkemizde de konserler veriyorsunuz. İstanbul Kadıköy Süreyya’daki konserlerinizin biletleri bir anda tükeniveriyor. ABD’de yaşayan bir sanatçısınız ama burada sizi takip eden önemli bir seyirci grubu var. Bu bağı nasıl koruyorsunuz?

İstanbul seyircisi ile aramda müthiş bir iletişim, telepati var. Bu senelerdir böyle ama sanırım repertuvarımın cazip bir yanı var. O da çeşitli transkripsiyonlar sunmam, Webern’den Duke Ellington’a, Radiohead’den Ravel’e ve Chopin’e, Jobim’den Gershwin’e ve Piazzola’ya uzanan bir repertuvarım var. Değişik dokular işlemem, özel bir stil sunmam ve doğaçlamalar ile bis yapmam hem beni hem de seyircileri mutlu ediyor. Süreyya’daki konserlerde keyif değiş tokuşu yapıyoruz seyirciler ve ben…

Süreyya’daki konserinizde seyircinizin yaptığınız doğaçlamalardan çok etkilendiğni biliyorum. Doğaçlama konusunu biraz daha açabilir miyiz?

Büyük bir eğlence olduğunu söylemeleyim… Buna geçen sene başladım. Nereden döküldüğünü bilmiyorum, notalar birbiri ardına geliyor içimden ve benim için orada bulunan yüzlerce insanla bir başka türlü birleşiyoruz. Önce bir sohbet, alınan birkaç nota üzerine bir küçük beste ortaya çıkıyor. Sonra yeni baştan… Şimdi bunu yeni boyutlara getirmekteyim. Sonsuz imkânlar. Ama bu şekilde yola çıkmak müzikte bambaşka bir zevk. Cesaret lazım gibi geliyor insana, ama cesaretle pek ilgisi olmadığını yaptıktan sonra anladım. Çünkü bu ya var ya yok bir müzisyende, eğer varsa alıp yürüyor, cesaret değil serbestlik daha önemli. Diyeceksiniz ki ya var ya yoksa o zaman nasıl dersini verebilirsin? İşte var olan onu hissedip geliyor… Ve o derslerle açılıyor. AIMA’daki öğrencim Sena Ece Ilgın’ı görseydiniz, yeşil üzerine, sevdiği gün üzerine Bach ve diğer kompozitörlerin üzerine doğaçlama yapmaya başlamıştı.

New Jersey’deki evinizin içinde okurlarımızı kısa bir yolculuğa çıkarmanızı istesem gündelik yaşamınıza yönelik neler öğrenebiliriz?

Konser turlarında yaşadığım renklerden çok değişik bir tablo. Bahçe içinde bir evim var. Bahçeme yeni dört tane bebek çam ağacı diktik oğlum Troy ile. Yazları sebze ve çeşitli otlar, çiçekler yetiştiriyorum. Semizotu bile buldum, burada yabani ot sayılıyor… Kış bahçem de var, piyano odamda bir köşede; piyanoyu çok seviyorlar, dilleri olsa söyleyecekler. Dışarıda yetişen çiçeklerimi dahi kışın içeri alıyor, sağ kalmalarını sağlıyorum. Üç kedim var: Bay Marion, siyah beyaz penguen kedimiz, Sisko ve en son gelen ve oğlumun bebekken sokakta bulduğu Luigi… Marion ile Luigi sanki aynı anneden gibiler, yaramazlık yapıp sarmaş dolaş uyuyorlar… Bir de emektar köpeğim var; ismi Snoop, yani herşeye burnunu sokan ama aslında hiç öyle değil, sakin melek gibi, kendi halinde… Onunla gezdiğimiz, bellediğimiz tepeler yamaçlar var. Uzun yürüyüşlere çıkıyoruz… Konserlerden önce sabahtan başlayıp gece yarısını bazen geçiyor çalışmalarım. Turne aralarında öğrencilerim var, çeşitli kolejlerde ustalık kurslarım var. Yemek pişirmesini çok seviyorum, özellikle organik sebzelerle ve tofu ile çeşitler yaratıyorum. Bir senedir tango dersleri alıyorum. Şimdi “intermediate” düzeydeyim. Zor bir dans ama çok sevdiğim için ve jimnastik amaçlı da yapıyorum. Bir kitap kulübüne dahilim. Geçen sene Orhan Pamuk’un ‘Kar’ kitabını tanıttım. Bu sene de bir Amerikalı arkadaşım, yazar Joy Stocke, “Anadolu Gündüz ve Geceleri” adında bir kitap yazdı. Türkiye’de yeni satışa çıktığını sanıyorum. Amerikalı arkadaşlar Türkiye’yi bu romanlardan tanırken, benden de birçok bilgi alıyorlar; hatta bana “Kar”dan bir bölümü Türkçe okuttular. Lisanı duymak istediler. Evini seven bir insanım… Gördüğünüz gibi gayet sade bir hayatım var.

Sosyal medyadaki paylaşımlarınızda oğullarınızla gurur duyduğunuz belli oluyor. Onlardan da bahsedebilir misiniz? Sanatçı Meral Güneyman’dan onlara geçen özellikler neler oldu sizce?

İki oğlum var: Cem ve Troy Salur. İkisi de sanatçı ruhlu, görsel sanatları seçtiler. Cem film yönetmenliği okuyor ve geçtiğimiz sene San Francisco City Shorts Festivali’nde kısa metrajlı filmiyle en üst ödülü aldı. New York’ta yüksek ihtisas yapacak, kendisi gibi çok güçlü ve moda endüstrisi dalında başarılı olan bir tatlı gelinim var, ismi Çiğdem. Troy, resim ve heykel yaptı son 4 senedir ama şimdi aktörlüğe yöneliyor. Universal Stüdyoları’nda New York Film Akademisi’nde çalışmalara devam etmek için hazırlanıyor. Çocuklarım son derece vicdanlı, yardımsever ve alçak gönüllüdür. Ve özellikle bu devirde gençlerde az bulunan bir dimağ gücüne ve doğru yargıya vakıflar. Çocuklarımla erken yaşlarında çok ama çok zor günler yaşadık, eşim ciddi bir rahatsızlık geçirmişti, senelerce altüst olduk. Bu senelerde ben kurduğum okulda harıl harıl çalışıyor, gene de çocuklarımı bir an yalnız bırakmıyordum. Ya yanımda okulda onlar da müzik, tiyatro dersleri alıyorlarlardı, ya da ben onların yanında piyano çalışıyor veya ders veriyordum. O senelerde, Meksika hariç, yapabildiğim turnelerimin hepsine yanımda geldiler. Müzikle ve ailemle iç içe bir yaşamımız oldu. Sanırım bu sevgi ve geçirdikleri zorluklar onları bugünkü sağlam karakterli çocuklar yaptı. Ama siz bir de gelin bana sorun, duyduğum kaygıları, Tazmanya şeytanı gibi sağa sola koşturmalarımı… Gene de geriye baktığımda zaman bana yetmiyor, anneliğimi daha da iyi yapabilmiş olmayı düşünüyorum. Cem’in internet sitesini gezmenizi öneririm: http://www.cemsalur.com. Troy da daha o yok. Neyse, bana çok kızacaklar, bu kadar konuştum diye.

Sosyal sorumluluk projelerinde de yer alıyorsunuz. Örneğin, kök hücre konusunda, HIV konusunda… Bunlara nasıl yöneldiniz ve ne tür desteklerde bulunuyorsunuz?

Eşimin omurilik rahatsızlığından sonra tam kendimizi toparlamaya çalışırken, okula aynı seneler devam ettiğim aktör Christopher Reeve’in de aynı kazayı çok daha şiddetli geçirmesiyle üzüntüden bittim. 1987-1997 yılları arasında kök hücre konusundaki bilinçlenme, Reeve sayesinde başladı ve ben de hemen kampanyalarına katıldım. İş gittikçe ciddileşti ve kendimi kök hücre konferanslarında, bağış toplama faaliyetlerinde buldum. Reeve’in ölümünden sonra, Kaliforniya’daki “Americans for Cures”a katıldım ve 2008 yılındaki Ulusal Konferans’ta “Playful Virtuosity” albümlerim bağış toplama amaçlı sunuldu. Bu albümün satış gelirlerinin bir kısmı da yine Kaliforniya’daki kuruluş yoluyla kök hücre çalışmalarına bağışlandı. Sosyal sorumluluk konserlerimiz aslında Tiraje ile 60’lı yıllarda, İstanbul Şehir Orkestrası ile Kızılay için verdiğimiz konserlerle başlamıştı. O zamanlar Türkiye’de ilk düo piyano çalan kız kardeşlerdik. Kızılay için dört sene arka arkaya konserler verdik. Amerika’da ise kök hücre veya UNICEF/HIV kampanyaları için konserlerin dışında, müzik ve tiyatro okulumda öğrencilerimle de, “Muscular Dystrophy”, “Save the Children” ve daha başka kuruluşlar için de bağış konserleri ve çalışmaları yaptık. En büyük arzum, Türkiye’de bir vakıf için çocukluğumda yaptığım işi yeniden başlatıp yeni bir konser düzenlemek. Bunu, TÜBA (Türkiye Bilimler Akademisi) Kök Hücre Projesi için yapmayı düşünüyorum.

Yeniden müziğe dönmek istiyorum: Klasik müzik, ortalama bir Amerikalının hayatında ne kadar önem taşıyor?

Ortalama bir Amerikalı derseniz çok ümitsiz bir cevap alırsınız. Üst düzeyde bir Amerikalı dersek belki bir şans vardır. Amerika’da ortalama ailelerde maalesef atletizm önde, sanat arkada gelir. Ancak sanatsever, sofistike bir ortamın insanıysanız, Uzak Doğulularla yarışacak bir müzik disiplinine çocuğunuzu sevk edebilirsiniz. Geçtiğimiz pazar günü Steinway’ın bir yarışmasında kendi ismimi taşıyan bir ödülü vermem istendi. 20 piyanist çalacaktı. Bunlardan altısı zaten önceden derece almış. Ama en büyük ödül “Meral Güneyman” ödülü idi ve bu piyanisti o 20 kişi arasından benim seçmem istendi. Yaş ortalaması 8-18 idi. Ben 9 yasındaki bir büyük kabiliyeti seçtim; herkesten değişik çalıyordu. Beğendiğim, yaşı daha ileri diğer iki piyanist zaten son elemede derece almışlardı, birini seçip ötekini dışarda bırakmak istemedim. O yüzden ödülü küçük kabiliyete verdim. Ama asıl söylemek istediğim, (konuyu dağıttım) yirmi piyanistten on sekizinin, Uzak Doğulu olması idi. Bu örnek yeter sanırım… Kolay değil bu disiplinle büyümek ve kendini bir sanat dalına adamak, sanatkâr olmak. Bence öğretmenlik ve anneliğin hemen yanındaki yer alan kutsal meslek… O yüzden bir sanatçının nasıl yetiştiğini anlasın devletimiz, sanatçıları incitmeye yeltenmeden.

Yurtdışında yaşayan, pek çok ülkede konser veren bir sanatçımız olarak yabancı ülkelerde Türkiye’ye bakış konusunda (müzikal anlamda) neler gözlemliyorsunuz?

Türkiye’ye bakış yerine bir Türk sanatçıya bakış diyebilir miyiz? Çünkü Türkiye’ye müzikal anlamda bakış, Türkiye’deki müzik kültürünü etüt etmeyi gerektirir, bunu da herhangi bir sebepten dolayı gerekmezse insanlar yapmaz, o yüzden bir Türk sanatçısına bakış dersek, bence hiçbir şey değişmiyor, insanlar hangi ülkeden geldiğinizi unutuyor ve sanatınıza odaklanıyorlar. Bir toplantıda örneğin, Türkiye’deki müzikal hayatı değil, sosyal yaşamı, politikayı merak ediyorlar. Her düşündüklerini dile getirmeseler de birçok durumda Türkiye’yi bir klasik müzik elçisinin tanıtması eskisi kadar hayret uyandırmıyor bence, insanlar gelişiyorlar ve dünya küçülüyor. Bu küreselleşme, insanların daha çok kaynaşmasına, kültürel alanda bir doku-bağ oluşmasına yol veriyor.

Türkiye’de size heyecan veren müzisyenler kimler ve neden?

Sanatını yenileyen, seyirciye yenilik getiren, kendini övmeyen, enstrümanına sevgiyle, mesleğine samimiyetle sarılan her meslektaşım bana heyecan veriyor. Benim için Alfa ve Omega her zaman Sayın İdil Biret’tir.

2012 yaz aylarında Ayvalık Müzik Akademisi’nde dersler vermeyi planlıyordunuz. Bu dönem üzerine neler söylemek istersiniz?

2011 yılında AIMA’nın hocalar grubuna katıldım. Bu yıl maalesef gelmeme imkân olmayacak. Geçen yıl AIMA’da geçirdiğim dönem, yine hayatımın doruk noktalarından biridir: Türk öğrencisiyle çalışmanın zevkini tattığım için, “doğaçlama” temasını Türkiye’de eğitim alanında ilk defa başlattığım için ve aldığım sonucun son derece verimli olduğunu gördüğüm için. Bu program için özel bir müfredat hazırladım. Öğrenmeye tutkun olduğum için kendime olan faydalarını da gördüm, doğaçlamayı öğretebileceğimi anladım. Öğrencim de aynı şeyi anladı ve çok güzel bir alışverişimiz oldu. Ayrıca AIMA’nın geçen seneki bağş toplama amaçlı konserini vermek şerefine de sahip oldum. Sayın Filiz Ali’ye ve değerli İlke Boran’a minnettarım. AIMA ülkemiz için bir gurur kaynağıdır.

İzninizle kısa soru-cevap bölümüne de geçmek isterim. Yanınızdan eksik etmediğiniz klasik müzik albümlerinden bir kaç örnek verebilir misiniz?

Beethoven String Quartets, Piano Sonatas, Bach Goldberg Variations, Richard Strauss, Chopin, Webern, Ravel ve Schubert’in eserleri.

Düşünce yapınıza katkıda bulunmuş yazarlar ya da eserler hangileridir?

Shakespeare’in tüm trajedi ve komedileri içimi kıpır kıpır yapar veya büyüler. Goethe’nin romantizminden çok etkilendim. Dostoyevski beni temaları ve üslubuyla şoka uğratır. Nazım ve Pamuk, Sabahattin Ali’nin aşk anlayışları özlem çektirir, Yeats ve Neruda şiirleri, Kingsolver, Hegins ve Irving’in eserleri, Choprah’nın Quantum teorileri, Sean Stephenson’dan “Living at Cause” ve Rumi’nin güzelim felsefesi… Chopin ve Beethoven’ın mektupları, otobiyografilerden Simone Signoret, Russell Sherman ve en son okuduğum Gabriela Hamilton.

Sinemada yakından takip ettiğiniz yönetmenler kimler?

Bergman, Hitchcock, Allen, Kazan, Forman, Schlessinger, Bertolucci, Nichols, Lumet, Zemeckis, Reiner, Pakula…

Şu kelime ya da isimlerin sizin için ifade ettikleri?

Mentor: İlhan Mimaroğlu, Tiraje Güneyman Ruckman.

Frank Bridge Sonata: “Possibility”.

Beethoven: Evren, sonsuzluk.

Türkiye: Mücadele, toprak.

Kız kardeş: Kale.

Kadın: Kuvvet, ateş.

Sevgili Meral Güneyman, sohbetimizle size daha da yakın olduk. Teşekkür ederiz.

Ben de teşekkür ederim.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s