Değerli piyanistimiz Gülsin Onay ile Karaköy Bankalar Caddesinde bulunan 1913 tarihli Minerva Han’da sohbet ettik. “Minerva”, Antik Yunan’da bilgi, bilgelik, şiir ve müziği temsil eden Tanrıça Athena’nın Roma mitolojisindeki karşılığı. Bu nedenle, Gülsin Onay ile buluşma mekanımız daha da bir anlam kazanmış oldu. Minerva Han, şu anda Sabancı Üniversitesi Karaköy İletişim Merkezi olarak kullanılmakta.

Minerva Han’daki keyifli sohbetimiz Gülsin Onay’ın çocukluğundan başlayıp bugüne kadar uzanan ışıltılı bir portrenin özeti oldu. Sohbetimizin ardından Hasan Okyar Bayraktar, İstanbul’u fon yapıp Gülsin Onay’ın birbirinden güzel fotoğraflarını çekti. Bu pek özel günün yansımaları ilk olarak Neo Filarmoni klasik müzik dergisinin Kasım-Aralık 2011 sayısında yayınlanmıştı. Blogumda da okurlarımla paylaşmaktan sevinç duyuyorum. Keyifli okumalar.

Söyleşimizin ilk bölümünde bizi ve okurlarımızı ailenizle tanıştırmak üzere çocukluk yıllarınıza götürebilir misiniz?
Annem de babam da müzisyen; Stuttgart’ta tanışmışlar. Babam konservatuvarda keman tahsili yapıyormuş. Annem de çok yetenekli bir piyanist; dedem onu Stuttgart’a göndermiş. Cemal Reşit Rey’in öğrencisiymiş ve ilk konserini, o zamanki İstanbul Üniversitesi Orkestrası eşliğinde Çaykovski’nin 1. Piyano Konçertosunu seslendirerek vermiş. Dedem ise Kerim Erim; çok ünlü bir matematik profesörü, tanınmış bir bilim adamı ve müziğe de çok düşkünmüş. O da eski Kırım’dan geliyor ve üniversitede babasının da matematikçi olarak profesörlük yaptığı biliniyor. Onun adına bir amfi olduğunu söylemişlerdi. Oraya konser vermeye gittiğimde aradım ama bulamadım. Ama İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Kerim Erim Amfisi var.

Erenköy’deki köşkte büyüdünüz, değil mi?
Evet, anne ve babam evlenip Erenköy’e, dedemlerin köşküne yerleşmişler. Bu köşkün çok büyük bir bahçesi vardı. 6 dönümlük üzüm bağları olduğunu hatırlıyorum. “Alis Harikalar Diyarı” gibi bir çocukluk yaşadım orada hakikaten. Babamın bahçenin en arkasında küçük oyuncak atölyesi vardı. Döndükten sonra bir müddet kemancı olarak bir vazife bulamamış babam. İlk önce Alman lisesinde hocalık yapmış. Bunun ardından bahçedeki bu atölyeyi kurarak bir deneme yapmış ve oyuncak atölyesi daha sonra Philips’in radyo kutularının yapılacağı fabrikaya giden yolu hazırlamış. Bu kutuların yapımı büyük bir işti; bir ortakla çalıştı ve tam bir fabrikatör oldu.

Annem piyano, babam keman çalardı evde hep. Keman piyano sonatlarını birlikte çalarlardı. Fakat, babam profesyonel iş olarak fabrikatörlüğe devam etmeyi tercih etti. Kadıköy’de bir yerde, ortağı Nuri Saran Bey ile birlikte çalıştılar. Nuri Beyin eşi Mukaddes Saran ressamdı ve onlarla ailecek sık görüşürdük. Mukaddes Hanım beni hep kucağına oturtur, hikayeler, masallar anlatırdı. Onu dinlerken hep en çok sevdiğim masalı tekrarlamasını isterdim. O da istekle anlatırdı: “Şimdi, sen büyüyünce bu güzel piyanonu herkese dinleteceksin; kocaman salonlarda sahnelere çıkacaksın, uzun elbiseler giyeceksin, en güzel şeyleri çaldıktan sonra herkes seni alkışlayacak, sana bayılacaklar. Sen de böyle selam vereceksin, periler gibi prensesler gibi…” Herhalde 3 yaşında filandım o zaman. “Tekrar anlat, bir daha anlat” diyerek ona defalarca anlattırıyormuşum bu hikayeyi. Şimdi ben de hatırlıyorum bunları hep. Öyle bir ilginç hikaye var işte.

Bu masalın üzerinizde büyük etkisi olmuş olmalı.
Evet, bence mutlaka olmuş. O masal bilinç altıma yerleşmiş olabilir yani; prensesler gibi uzun elbise giyen, piyano çalan, konser veren, herkesin alkışladığı bir kız çocuğu… Kız çocuklarını böyle şeyler etkiliyor sanırım.

O dönemde annenizin piyano çalması dikkatinizi çekiyor muydu?
Evet, evet. Annem evde devamlı piyano çalardı. Ben de başlamıştım çalmaya. Piyano ile aramda çok çekici, çok özel bağ vardı. Sürekli piyanoya oturuyordum. Bir keresinde gece uyanıp tuvalete gitmek için kalktığımda gidip piyanoya oturduğumu anlatmışlardı gülerek.

Köşkte ne oyunlar oynardınız?
Köşkün bahçesindeki atölyede babamın yaptığı tahta oyuncaklar vardı. Onlarla oynamayı çok severdim. Fakat en çok da bahçede karıncaları beslemekten keyif alırdım. Yalnızlığı da çok severdim; arkadaki bağlarda, eğer hava güzelse, kelebekler ve kuşlarla uzun uzun vakit geçirirdim; onlarla beraber olmak çok hoşuma giderdi. Bir de Mehmet diye bir arkadaşım vardı. O da köşkteki görevlilerden birinin oğluydu. Daha önce de bahsettiğim gibi köşkün büyük bahçeleri, meyve ağaçları vardı. Mehmet’i gidip evlerinden alırdım, bağlarda bahçelerde sürekli oynardık. Birlikte çok oyun oynadık.

Siz karıncalardan bahsedince az önce aklıma “yaşanılan yerin ruhu” konusu geldi. Çalışkanlığınız, konserden konsere koşmanız, bu bahçenin size kattıkları olabilir mi?
[Beraberce gülüyoruz] Karıncaların da etkisi olabilir, değil mi? Onların ne kadar sabırlı ve çalışkan olduklarını incelerken etkilenmiş olabilirim. Onlara duyduğum ilgi çok fazlaydı; hatırlıyorum da eve gidip bir takım ekmek kırıntıları toplar sonra bahçeye dönüp karıncaları beslerdim. Ekmek kırıntılarını taşımalarını, nereye kadar götürdüklerini sabırla bekler, onları gözlemlerdim. Çok enteresan, bugün bile aklımda. Belki hala taşıyorlarlardır.

Ailenizde farklı kültürlerden gelen bireylerin olduğunu görüyorum. Bunun sizin üzerinizde farklı bir etki yaratmış olduğunu düşünebilir miyiz?
Elbette. Babaannnem sık sık, Almanya’dan ziyaretimize gelirdi ve bir Alman olarak çok farklı yaklaşımları vardı; çocuk eğitimiyle ilgili olarak da. Şu anda ben hatırlamıyorum ama anlatılanlardan öğrendiğime göre anneannem ile babaannem beni yetiştirme konusunda bir kaç kez ters düşmüşler. Babaannem yetiştirilme konusunda çok fazla şımartıldığımı düşünmüş ama bu onun, anneanneme olan tepkisi sadece çünkü babam aynı zamanda çok da iyi bir pedagogdu. Rudolf Steiner pedagojisinin eğitimini görmüş ve daha sonra Paris’te de okullarda dersler vermişti. Dolayısıyla çocuğa yaklaşım olarak babam da bence son derece doğru bir sistem uyguluyordu. Anneanemle babaannem arasındaki düşünce farklılığını ben hatırlamıyorum, hiç hissetmedim ama çok farklı kişilikler olduğunu çok iyi biliyorum. Mutlaka ikisi de bana olağanüstü sıcaklık verdiler ama çok farklı yaklaşımlarla. Ayrıca, yabancı dil de öğrenmiş oldum küçük yaşlarda.

Dayım Arif Erim’in de üzerimde çok büyük etkileri olduğunu düşünüyorum; çok ilginç bir aile ferdiydi. Geçirdiği bir rahatsızlıktan dolayı çalışma hayatı yoktu; sürekli evde oturuyordu. Fakat, çok büyük bir dehaymış; gençliğinde iki üniversite birden okumuş, müzikten çok iyi anlardı, bir çok dili çok iyi derecede bilirdi. Yedi dile kadar anlardı. Almanca, Fransızca ve İngilizcesi çok iyiydi. Kemana merakı vardı; çalınan her eserde hemen yorumcunun rengini yakalar ve “Bu Ostriacht, bu Heifetz ve bu Kogan’ın rengi” derdi; radyodan dinlediği zaman hemen anlardı. Dayım bana çok düşkündü. Onun çocuğu gibiydim. 5-6 yaşlarındayken İstanbul’u gezdirerek bana hikayeler anlatırdı: Bu cami ne zaman yapılmış, o zaman neler oluyormuş? Topkapı Sarayını gezerek İstanbul’un ve Türk tarihinin dönemlerini sanki anlayabilecekmişim gibi bana uzun uzun anlatırdı. Küçük bir çocuktum ama hiç sıkılmazdım. Belki hepsini anlamamışımdır ama mutlaka çok etkileri olmuştur. Ömrü boyunca felsefeye çok meraklıydı; gençliğinde bütün arkadaşlarını toplayıp çok önemli felsefe toplantıları yaparmış. Ben onu biraz Glenn Gould’a benzetiyorum: hem fiziksel olarak, hem de daha çok enterasan dehasıyla, araştırmalarıyla ve evde düzenlediği toplantılarıyla, seçtiği gruplar ile senaryolar yaratmasıyla. İşte, böyle bir insandı. Çok renkliydi gerçekten. Ondan da pek çok şey aldım.

Küçük Gülsin, Gülsin Onay olacağının ilk işaretlerini ne zaman verdi?
Sanıyorum konservatuvara başladığım yıllarda; özellikle 6 yaşındayken. Zaten ilk konserimi vermiştim İstanbul Radyosunda. Annem, ilk dersleri almadan önce beni konservatuvara götürdüğü zaman, solfej ve kulağımı test etmek için bana sorular sormuşlar. Seslere basarak tekrarlamamı istemişler. Bunları çok kolay yaptığımı ben de hatırlayabiliyorum. “Bu çocuğun kulağında altın var” demişler ben de onu aramışım kulağımda. [Gülüyoruz]

İstanbul Radyosunda 6 yaşında verdiğiniz konserden biraz daha bahsedebilir misiniz?
Çok zevk aldığım bir konserdi. Benim için unutulmaz bir anı. Hala, sanki bugünmüş gibi hatırlıyorum. Önemli bir başlangıçtı benim için; o konserin hiç bitmemesini istemiştim. Beethoven çalmıştım; Mozart çalmıştım, bir de rondo ve Chopin vals. Çok güzel, kelebekli kırmızı ayakkabılarım vardı. Konser, radyoda da yayınlanmıştı; kaydı mevcut.

Müzik konusundaki üstün yeteneğiniz diğer çocuklarla ilişkilerinizi etkiledi mi?
Hayır, ben böyle bir şey hatırlamıyorum. Son derece doğal ve normal bir çocukluk yaşadım. Sadece müzikte herşeyi son derece çabuk öğreniyordum. Yeni dinlediğim bir şeyi bile hemen çalabilen çok meraklı bir çocuktum. Fakat onun dışında böyle çok büyük bir ayrıcalığa sahip olduğum yönünde hislerim yoktu. Ya da belki anne ve babam bunu bana hissettirmemeye çok çalıştılar. Ancak, ilkokul öğretmenim iki işi birden yürütmemden pek hoşlanmıyordu.

Çocukluk kahramanlarınız var mıydı?
Biliyor musunuz ben sinemaya ilk defa 12 yaşındayken gittim. Zaten o dönemlerde radyo vardı, okuduğum kitaplar vardı. Bu nedenle şu anda öyle meşhur bir isim söyleyemeyeceğim. Diğer çocuklara göre böyle bir farklılık vardı bende. Onlar daha erken sinemaya gitmeye başlamışlardı. Bence, çocukların televizyon ve internetten önce kendi fikirlerini geliştirmeleri çok önemli.

İlk müzik öğretmeniniz kim oldu?
Verda Ün’dü. Annemden sonra onunla çalıştım. Üstün yetenekli çocuklar yasası çerçevesinde Mithat Fenmen ve Adnan Saygun ile çalıştım.

Bu yasa çerçevesinde yurtdışına gitmeniz nasıl oldu, anlatabilir misiniz?
Sınava girdim. Bu yine, dayımın bir önerisiydi; radyoda üstün yetenekli çocuklar kanunuyla ilgili bir haberi duymuş. Ulvi Cemal Erkin’e ulaşmışlar; Erkin, bizim eve geldi beni dinlemek için. O buluşmayı hiç unutmayacağım: “Ah, bu çocuk muhteşem. Bunu mutlaka kanun kapsamına alalım” diyordu. Annemler de hemen beni hazırladılar ve sonra sınava girip kazandım. Fenmen ve Saygun tarafından iki sene yurt içinde yetiştirildim. Ondan sonra Paris’e gönderildim. Her sene Paris’ten yazları geldiğimde bursun devam edip etmeyeceği konusunda karar veriyorlardı. Tahmin edeceğiniz üzere herşey, çocuğun başarı durumuna bağlı ve bu şekilde yurtdışında okumak çok büyük bir külfet çünkü çocuk yurtdışına ailesiyle birlikte gönderiliyordu.

Saygun’un olağanüstü bir etkisi oldu. Benim müzik hayatımı yönlendiren bir büyük müzik adamı. Mithat Fenmen’i de unutmamak lazım çünkü Fenmen, eserleri olmadığı için günümüzde çok fazla anılmıyor. Fazla bir kayıt bırakmamış. Oysa bütün Türk piyanist ekolünü yetiştiren çok önemli bir kişi; Alfred Cortot’nun öğrencisiydi, olağanüstü bir müzisyen, mükemmel bir piyanistti, çok güzel bir tuşesi vardı. Yumuşacık, pamuk gibi bir insandı. Her yaklaştığı insana nükteler yapan son derece babacan bir insandı.

Ve Paris yıllarınız…

İlginç bir başlangıç oldu. Önce Trieste’de treni kaçırdık, 9-10 bavul içeride. Babam o sıralar karar vermiş, “Her şeyi telaşşsız yapacağım artık bundan sonra” diyor. Ama o kadar telaşsız ki treni kaçırdık. Sonunda Paris’e geldik; hiç bilmediğimiz bir şehir. Neyse ki Fransızcayı iyi öğrenmiştik hepimiz; annem zaten matmazel ile yetiştiği için çok iyi Fransızca konuşuyordu. Fakat Pigalle’de bir otele yerleştik. Çok enteresan yani; benim Paris’i görmem ve tanımam Pigalle ile oldu; oranın nasıl bir yer olduğunun farkına varınca 2-3 gün sonra hemen başka bir yere geçtik. Orada da çok ilginç bir keşfimiz oldu: baget satan bir dükkanla kamamber peyniri keşfi. Hepimiz için bu çok büyük bir olaydı. Bu yeni bu tatlara o kadar bayıldık ki her gün sabah akşam baget ve kamamber peyniri ile beslenir olduk [gülüyor]… Her şey bana gerçekten büyüleyici geldi Paris’te. Hocalarımı çok sevdim, onlar da beni. Birdenbire, sanki yıllardır orada yaşıyormuş gibi kendimi evimde hissettim. Çok kolay adapte oldum. Fransızcayı çok iyi hakimiyetim altına alınca da onlardan biri gibi oldum; o zaman çok farklı davranıyorlar. Fransızların biraz şoven bir tarafı vardır; yabancı oldugunuzu hissedince mutlaka kendi üstünlüklerini bir şekilde göstermek isterler.

Paris’teki hocalarınız kimler oldu?
Önce Nadia Boulanger ile tanıştım… ve Pierre Sancan; muhteşem ve çok önemli hocalardı. Monique Haas… olağanüstü önemli bir piyanist ve hocaydı. Hepsinden çok şeyler öğrendim. Özellikle, Monique Haas’ın çalışı beni çok etkilerdi. Fazla bir şey anlatmazdı; “Bak böyle hissediyorum” derdi. O çaldığı anda ona yakın oturur ve bu arada o kadar çok şey algılardım ki. Demek ki müziği fazla sözlere geçirmeden de aktarabiliyorsunuz yani. Bu çok önemli bir şey; çalarak da öğretmek.

Paris’te öğrencilik döneminde konserler oluyor muydu? Yoksa, bu, sadece bir eğitim dönemi miydi?

Orada eğitim dönemi geçirdim. Aslında teklifler olmuştu ama hocalar özellikle çocukken kariyere başlanmasını istemiyorlardı.

Paris’te müzik dışında sizi geliştiren, ufkunuzu açan neler oldu?
Çok ilginç bir genel kültür hocam vardı. Onunla hem Fransız kültürünü, Fransız edebiyatını, Fransız tarihini, hem de diğer ülkelerin yazarlarını çalışırdık. Tam bir eski usül öğrenci yetiştiren usta gibiydi. Benimle haftada 4 saat ders yapardı ve bu derslerin bir kısmını da Paris’in önemli mekanlarını, örneğin Louvre’u ve daha bir çok başka tarihi mekanı gezerek yapardık. Dayımın küçüklüğünde yaptığının Paris’te tekrarı gibiydi bu dersler. Çok güzel bir dönemdi; orada birçok şey aldım, öğrendim. Bunların etkisiyle bir amatör tiyatro grubuyla da çalıştım. Çok severek yaptım tiyatroculuğu. Tiyatro konusunda çok yetenekliydim. Aslında hala içimde kalan bir şeydir bu. Belki günün birinde uygun bir zaman bulabilirsem ve uygun şartlar oluşursa neden olmasın? Halit Refiğ bir çalışma yapmak istemişti ama yetişmedi. Sonra Gencay Gürün, Yıldız Kenter ve Ahmet Levendoğlu ve bir çok tiyatro sanatçısı dostumla da bu konuyu tekrar görüştük ve hepsi de çok olumlu bakmışlardı.

Paris’ten sonra Türkiye’ye dönüş ve 1980’lerin hemen başlarında Almanya. Bu dönemle ilgili neler söylenebilir?
Paris’te aralıklarla sekiz yıl kaldım. Dönüşüm daha erkendi ama sonradan tekrar gidip bir dönem daha orada kaldım. Paris sonrası Türkiye’de geçirdiğim dönemin ardından Almanya’ya gidip yeniden, Bernhard Ebert ile bir anlamda yepyeni bir öğrencilik hayatına yeniden başladım. Bu çok farklı bir tecrübeydi; yeniden öğrenmek değildi. Birikimlerimle oraya gidip yeni bir başlangıç yapmıştım. O zaman bildiğiniz, üzerinde hakim olduğunuz bir konuya sanki başka bir açıdan bakar gibi yaklaşıyorsunuz. Bu da çok farklı boyut kazandırıyor. Eskiden çaldığım eserleri şimdi yeniden ele alınca nasıl farklı tempolarla ve nüanslarla hissediyorsam, orada da böyle bir Alman ekolüyle öğrendiklerimin tekrarını yaptım; bambaşka bir gözle.

Almanya’daki dönem ne kadar sürdü?
Uzun kaldım orada; 1990’lı yıların sonlarına kadar. Aşağı yukarı 15 yıl diyebilirim.

Tam bir dünya vatandaşısınız.
Evet evet, Paris, Almanya, şimdi de İngiltere.

İngiltere’ye geçelim mi o zaman?
Aşağı yukarı 16 sene önce, şimdiki eşim Tony ile önce Newcastle’da yaşamaya başladık. 10 seneye yakın bir süredir de Cambridge’deyiz. Bir yerden bir yere gidince gerçekten dünya vatandaşı gibi hissediyorum kendimi. Gittiğim yerlerde çok uzun zaman kalamıyorum. İngiltere’de yaşıyorum ama en fazla kalabildiğim süre 1-2 hafta oluyor; hemen ardından yine başka bir seyahat ve konser turnesi. Dolayısıyla her bir ülkenin bana ilham veren çok farklı yönleri var. İngiltere’de çok sevdiğim çok etkilendiğim bir kültür var. Tiyatro geleneği, insanların birbirlerine son derece sabırlı ve yumuşak yaklaşımlarını çok seviyorum.

Yolculuklar hayatınızda önemli bir yer tutuyor, değil mi?
Gerçekten de öyle. Bana çok enerji veren şeyler oluyor yolculuklarım sırasında, çok ilham veren şeyler oluyor. Tabiattan bir şey olabilir; örneğin, gördüğüm bir çiçek… ya da gezdiğim bir sergi. O anlarda kendimi yeni doğmuş gibi enerjik hissediyorum. Bazen yolculuklarda algılama gücüm daha büyüyor, çoğalıyor ve her okuduğum iki misli etki yapıyor diyebilirim.

Müzik çalışmalarınızı nasıl ayarlıyorsunuz? Kimler size yardımcı oluyor?
Resmi emprezaryom Köln’de. Ayrıca, Ayşe Emek bana çok yardımcı oluyor. Onun organizasyonlarda çok büyük yardımı var. Hem de manevi destek veriyor bana çünkü çok sevdiğim bir arkadaşım aynı zamanda. O olmasa ne yapardım bilmiyorum. Eşim de çok yardımcı. O da bir çok şeylerde destek veriyor. Programlarımı yaparken onun fikirlerine çok değer veriyorum. Çok güzel program önerileri oluyor, birlikte yaptığımız birçok şey var. Bir de son derece iyi bir piyanist olduğu için kendisi konser öncesinde orkestra partisini çalıyor. Konçertoyu bu şekilde orkestra ile çalmadan önce birlikte çalışıp öğreniyoruz.

2003 yılında UNICEF’in “İyi Niyet Elçisi” oldunuz. İçinde bulunduğumuz yıl UNICEF’in Türkiye’de 60. yılıydı ve bir resital verdiniz. Bu tür projelerin sizin için önemi nedir?
Elimizde olan bir şeyi başkasına yardım için kullanabilme fırsatı çok önemli ve bunu yaptığınız zaman acı çeken ve yarası olan birçok insana siz elinizdeki sanatınızla merhem oluyorsunuz. Bu beni her zaman çok mutlu ediyor. Lübnanlı çocuklar için çaldım. Depremzedeler için çalmıştım; o zaman daha bu ünvanım yoktu. Japonya’dayken duymuştum bizde büyük bir deprem olduğunu ve o konseri de tamamen bu amaçla yapmıştım.

Çocukların da katıldığı konserlerden bir anıyı paylaşabilir misiniz?
Çomakdağ köyünde çalmıştım ilk defa. Orası çok ilginç bir yerdi. Otantik, her şey eskiden olduğu gibi; yeni bina yok. Köy meydanında bir konser verdik. İlk defa oluyordu böyle bir konser. Bir çocuk öylesine dikkatli ve merakla dinliyordu ki… Dönüp şöyle söylemişti yüksek sesle: “Gözünü de kapamış. Hiç defteri de yok önünde. Nasıl çalıyor bu kadın?” [Kahkahalarla gülüyoruz]. Başka çok hikaye var elbette. Çocukları görünce çiçek bahçesindeymişim gibi hissediyorum. Doğuş Orkestrası ile D-Marin’de çalmıştım. O çocukların o kadar güzel çalması, Grieg konçerto eşliği inanılmaz derecede hoştu. Onlara baktığımda bir çiçek bahçesi görür gibiydim.

Çomakdağ’ındaki bu çocuk bana “El Sistema” modelini hatırlattı. Bu konudaki yaklaşımınızı öğrenebilir miyim?
El Sistema olağanüstü bir model ve tüm dunyada giderek yaygınlaşıyor, müzik mucizesinin gençler üzerindeki etkisi açıkça ortaya çıkıyor ve gerçekten özellikle varoşlardan katılımın çoğalmasıyla suç oranın düşmesi büyük bir kanıt buna… Bizim de mutlaka bu yönde adımlar atmamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Hemen Gümüşlük’ten de bahsetmekte yarar var. Sizin için çok önemli, değil mi?
Evet, çok önemli. Gümüşlük için her sene büyük bir heyecanla hazırladığımız programlar ve müzikle, gençlerle geçirdigimiz tüm bir yaz sezonu 8 yıldır hayatımda çok önemli bir yer kaplıyor. Dünyanın pek çok yerinde konserler veriyorum, festivallerden davetler alıyorum ama Gümüşlük’ün yeri apayrı benim için. Orada adeta müziğin doğa ile kucaklaşması ve gençlerin büyük ustaların yanında büyük ilerlemeler kaydetmesi mutluluğumun kaynağı oluyor.

Verdiğiniz ustalık sınflarında öğrencileriniz daha çok hangi konularda sizden yardım bekliyorlar? Önerileriniz ne yönde oluyor?
Daha çok teknik yetersizlikleri konusunda benden yardım bekliyorlar. Bazı pasajları yeterince kontrol altına alamamalarının nedenini öğrenmek istiyorlar. Oktav tekniği, triller… sadece çalışmakla, tekrarlamakla değil, akıllıca bir yaklaşımla müzikal bağlantıyı da hedef alarak bunlara çözüm getirmek lazım.

Müzik yaşantınızda kaçırdığınızı ya da iyi kullanamadığınızı düşündüğünüz fırsatlar oldu mu?
Vallahi elbette bu tür tecrübeler oluyor hayatta. Mesela, Amerika turnesinde “jetlag”den dolayı çok önemli bir dinleti istediğim performansta olmamıştı. Başka bir takım böyle şeyler, insanın içini ezen anılar olarak kalıyor.

Eleştirmenler ve müzisyenlerin arasında nasıl bir ilişki var? Ne kadar etkilenirsiniz eleştirmenlerden?
Aslında en iyi kendiniz biliyorsunuz neyi nasıl yaptığınızı. Bazen olağanüstü bir eleştiri çıkıyor ama belki tam üst düzey performasınız olmayabiliyor bu sizin gözünüzde. Ya da sizin çok memnun olduğunuz bir şey dinleyici ya da eleştirmende aynı etkiyi yaratamayabiliyor. Ama eleştirmenlerin, müzisyenlerle dinleyiciler arasında kurduğu köprü, önemli bir görev. Onun için ülkemizde de müzik eleştirmenliğinin nitelikli olarak çoğalması ve daha çok güncel olması gerekiyor bence. Mesela, yurt dışında, bir konserin sadece bir gazetede değil bir kaç gazetede eleştirisi çıkıyor. Bu yazılar her zaman birbirini tutmasa da farklı açılardan bakış açılarını gösteriyorlar; bunu çok seviyorum.

Çok değerli müzisyenlerimiz var. Yurtdışında ses getiren konserler veriyorlar. Ama yurtdışında CD çıkarma söz konusu olunca örnekler çok az. Nedenleri ne olabilir?
Şu anda dünya piyasasında çok büyük problemler var. Plak şirketleri kayıt sayısını azaltmış durumda. Eskiden beri çalıştıkları sanatçıları artık listeden çıkartma durumundalar. Oradaki anlaşma, hem emprezaryo hem de plak şirketi arasında olduğu için genelde böyle çok küçük bir çember içinde dönüyor ilişkiler ve bu çemberi yıkıp içeri girebilmek hakikaten çok zor. Benim en son, bir Amerikan şirketi olan Sono Liminus ile anlaşmam oldu. Liszt, Haydn ve Schubert albümümden sonra Bilkent’te kaydettiğim Haçaturyan da onlardan çıkacak.

Haçaturyan albümünde başka hangi besteci ya da besteciler olacak?
Ulvi Cemal Erkin ile Haçaturyan beraber olacak. Ancak, “tonmeister” henüz çalışmasını tamamlamadı.

Ülkelerin seyircileri farklılık taşır mı?
Aslında hem farklılık taşıyor, hem de aynı çünkü kendinizi tamamen müziğe verdiğiniz zaman aktaramadığınız bir şey yok, algılamada sorun yok, hangi ülkede olursanız olun. Ama gösterdikleri alkışlar farklı. Mesela, Hollanda’da hemen ayağa kalkıyorlar. Japonların alkışlama şekli farklı olduğu için fazla ses çıkmıyor. İtalyanlar “Bravo” diye bağırıyor.

Bizde durum nasıl? Biraz çekingen miyiz acaba?
Bence bizde güzel bir ölçü var. Seyircimiz çekingen değil; beğenince tezahürat gösterip “Bravo” diyor.

Piyanist olarak en sevdiğiniz özelliğiniz nedir?
Tek bir stile bağlı olmadan farklı tuşelerle, hem Ravel tuşesi, empresyonist dünya, hem çok klasik bir Bach ya da Mozart, hem çok coşkulu bir Rachmaninov ve büyük volümler, hem de çok romantik, şarkılı fakat hafif bir tuşeyle çalınabilecek eserler, elbette Chopin’inkiler… bunların hakkını verebilecek bir palete sahip olmamı beğeniyorum.

Piyanonunuzu hangi sıfatları kullanarak tanımlarsınız?
En sadık arkadaş, sevgili ve hiç bitmeyen, sönmeyen bir aşk… Piyano öyle bir enstrüman ki sadece bir ses değil; orkestradaki birçok rengi çıkarabileceğiniz muhteşem bir enstrüman. Ormanın kralı… Ayrıca çalışırken, piyanoyla karşılıklı sohbet ederiz. Bazen ben, bazen de o konuşur. En güzeli, kıvamını bulduğumuzda, ikimizin susup müziğin konuştuğu zaman oluyor; kendimizi unuttuğumuz, müzikte kaybolduğumuz an.

“Piyanist olmak”, Gülsin Onay için nasıl bir anlam taşır?
Anlatmak çok zor ama yüzmek balıklar için nasıl bir anlam taşırsa benim için de piyano çalmak böylesi bir anlama geliyor. Piyano çalmak kendimi en iyi ifade ediş tarzım; üstelik dünyanın her yanında herkesle anlaşabildiğim ortak bir lisan. Bir şey daha var: Müzik gibi müthiş bir zenginliği insanlara sunabilme şansına ve ayrıcalığına sahip olduğum için her zaman şükrediyorum.

Beste yaptınız mı?
Yaptım elbette. Ama benimkiler o kadar kayda değer şeyler olmadığı için göstermedim hiç bir zaman.

Son yıllarda oda müziği ile ilgilenmeye başladınız sanırım.
Evet, ilk olarak 2010 yılında İstanbul Müzik Festivalinde oda müziği çaldım. Aya İrini’de çellist Meneses ve kemancı Troussov ile. Sevgili Yeşim Gürer bu konuda çok istekliydi, bana çok telkinde bulundu. O güne kadar oda müziği konusunda hiç çalışmam olmamıştı. Fakat oradan başlayarak bir çok oda müziği konserlerim oldu… Oğlum Erkin Onay ve Benyamin Sönmez ile çaldık. Kıbrıs’ta, Gümüşlük’te… ve daha sonra Borusan Quartet ile çalışmam oldu; çok güzeldi.

Repertuvarınızda kaç eser bulunuyor?
Repertuvarımda 31 konçerto var. Bunlardan 20’sini hemen çalabilirim. Solo eserlerde de geniş bir repertuvarım var. Bir döneme sabitleşmiş değil bir çok dönemi kapsayan bir repertuvarım var.

Alfred Brendel ile Londra’da “Set the piano stool on fire” isimli belgeselin özel gösteriminde tanışmıştınız. Brendel ile ilgili neler söylemek istersiniz?
Filmin gösteriminden sonra Alfred Brendel’in onuruna verilen yemekte kendisiyle çok sıcak bir sohbetimiz oldu. Son derece renkli, cana yakın ve merakı hiç tükenmeyen bir yapıya sahip. O akşam da hem son faaliyetlerinden uzun uzun bahsetti hem ilginç sorular sordu; özellikle yeni filmler ve kitaplar hakkında. Ben de biraz Türk sinemasından bahsettim, keşke daha hazırlıklı olabilseydim diye düşünerek.

Çok önemli orkestra şefleriyle çalıştınız. Örneğin, Ashkenazy, Salonen,  Fedoseyef. Şefler konusundaki genel düşünceleriniz nedir?
Ashkenazy, Salonen ve en son Fedoseyef ile çalmak bende çok büyük bir müzikal çoşku yarattı. Orkestra şefi sadece tempoda birliği sağlamaz, eserin resmini çizer, ruhunu yaşatır, kendi konseptini aktarırken müziğin akıcılığını ebediyete taşır adeta. Provalarda bir enstrüman için söylediğini digerlerine de can kulağı ile dinletir. Olmayan şeylere sinirlenmeden gülümser, onları evrendeki çöp kutusuna gönderir. Güzel yapılanları överek cesaret verir. Akıp giden zamanda gereksiz duraklamayla dakika bile harcamaz. Tepeden tırnağa “Müzik” olur.

Sosyal medyayı sıklıkla kullanan klasik müzik sanatçılarımızdansınız. Son zamanlarda “Twitter”da da yerinizi aldınız. Sosyal medyanın sizin için önemi nedir?
Benim için çok yeni bir kullanım alanı oldu ve hayatıma da çok renk kattı. Özellikle uzun yolculuklarda, farklı ülkelerde hissettiklerimi aktarınca adeta bir çok dostumla beraber geziyormuşum gibi hissediyorum. Fakat ben yeterince onların etkinliklerini takip edemiyorum. Böyle bir handikap var. Sosyal medya yoluyla bağ kurmak çok güzel.

Sosyal medyadaki bir mesajınızda “Bach çalışırken başka hiçbir müziğe gerek yok, bu bana bir ömur boyu yeter” diyorsunuz. 
Evet, Bach’ta gerçekten aradığınız herşeyi bulabilirsiniz, büyük bir zenginlik. Yine de müzik öyle mucizevi bir şey ki her dönemin stiliyle size hitab edebiliyor ve bir eserden diğerine tam “Bundan güzeli olamaz” dediğiniz anda karşınıza çıkan şaheserlerle yeniden büyüleniyorsunuz.

Röportajımızı daha önce sizinle yaptığımız bir diğer röportajda bana söylediklerinizi okurlarımızla da paylaşarak bitirmek istiyorum. Şöyle söylemiştiniz: “Kendimi tazelemek için yıllardır geliştirdiğim birçok yöntem ve kaynak var. Yine de benim için ana kaynak her zaman hayatın kendisi diyebilirim; o muazzam çeşitliliği, derinliği, değişkenliği ile hayat…” Çok teşekkürler, Gülsin Onay.

Ben de teşekkür ediyorum.

Not: Bu röportajın organizasyonunda yardımcı olan Deniz Kurtoğlu Eken, Berkin Keskin ve Sabancı Üniversitesi Karaköy İletişim Merkezi Yöneticisi Feridun Alpay’a teşekkürlerimle.

Fotoğraflar: Hasan Okyar Bayraktar

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s