Filiz Ali ile Söyleşi: Yirminci Yüzyılın Seslerinin Yirminci Yüzyılın Müziğine de Geçtiğini Kabul Etmemiz Lazım

IMG_0911

Bu sayfada ünlü müzikolog Filiz Ali ile Bahar 2013 döneminde “20. Yüzyıl Müziğinin Büyük Eserleri” dersini verdiği Sabancı Üniversitesi’ndeki ofisinde yaptığım söyleşiyi paylaşıyorum. Söyleşi, ilk olarak Neo Filarmoni klasik müzik dergisinde yayımlanmıştı. “20. Yüzyıl Müziğinin Büyük Eserleri” dersi, Sabancı Üniversitesi’ndeki eğitimin bir parçası olan edebiyat ve sanat eserlerinin anlatıldığı “Büyük Eserler” ders havuzunda bulunuyor; öğrenciler lisans öğrenimleri süresince bu havuzdan en az iki ders almak zorundalar. Müzikolog Filiz Ali ile yaptığımız sohbet, müzik kültürünün büyük bir gereklilik olduğunu ortaya koyuyor. İşte, konuştuklarımız:

Öncelikle, “20. Yüzyılın Müziğinde Büyük Eserler” dersinizin amacını genel hatlarıyla okurlarımıza anlatabilir misiniz? Dersin amacı, hiç şüphesiz çoğumuzun hatta öğrencilerimizin de doğdukları dönem olan yirminci yüzyılın sanatlarından müziği ve bu müziğin bestecilerini tanıtmak, on dokuzuncu yüzyıldan kalan ama yirminci yüzyıl müziğini yaratan çeşitli akımları ve o akımların diğer sanatlarla, tarihle, dünya tarihi ile olan ilişkilerini irdelemek. Müzik, ne diğer sanatlardan ne de dünya tarihinden ve kültüründen ayrı olarak düşünülebilir. Onun için bu ders sadece müziği içermiyor; tüm bu saydıklarımı da içine alıyor.

Dersinizi müzikal geçmişi olmayan öğrencileri düşünerek hazırlayıp veriyorsunuz. Böylesi bir öğrenci profili konuları aktarırken nasıl bir yöntem izlemenizi gerekli kılıyor? Sanatı; sanatın içerisinden de müziği öğrecilerime bir bütün olarak sunmaya çalışıyorum. Bu arada internet gibi çok büyük bir şansımız var. İnternet kanalıyla biz yirminci yüzyılın ve hatta on beşinci ya da on dördüncü yüzyıldan itibaren neredeyse yaratılmış bütün müziklerin görsel ve işitsel örneklerine ulaşabiliyoruz. Bu bizim için büyük bir şans. Görsellik gençlerimiz için; özellikle de müzik eğitimi almamış gençlerimiz için bir kolaylık sağlıyor çünkü yirminci yüzyılın müziği duysal ve işitsel açılardan o kadar kolaylıkla içine girilebilecek bir müzik değil. Bu, görsellikle desteklendiği, genel kültürle ve diğer sanatlarla harmanlandığı zaman çok daha kolaylıkla anlaşılabiliyor. Öğrencilerimiz arasında hakikaten meraklı olan öğrenciler var; kendileri araştıran, okuyan, dinleyen öğrenciler var.

Öğrencilerin karşılaştığı zorluklar nelerdir? Öğrencinin müzik geçmişi olsun veya olmasın, biz burada bir yüzyıldan bahsediyoruz; bu çok dolu bir yüzyıl. İki dünya savaşı yaşanmış, Avrupa baştan sona yakılmış yıkılmış. Bu arada sanat devam etmiş. Bütün bu realiteleri de birlikte bilmek ve öğrenmek zorundayız çünkü müzik aynı zamanda diğer sanatlarla birlikte; resimle, edebiyatla birlikte gitmiş. Ve özellikle müzik, yirminci yüzyılda gitgide soyutlaşmış. Özellikle soyutlaşmış çünkü az önce de söylediğim üzere bu savaşlar, yıkımlar, acılar altüst olmalar sonucu müzisyenler ve besteciler duyduklarını işittiklerini yaratmaya başlamışlar. Bu sesler, on dokuzuncu yüzyılın tatlı valsleri ya da polkaları filan değil. Bu sesler, çok farklı sesler. Teknolojiyi de düşünün; bir uçağın sesi, bir mitralyözün sesi veya bir bombanın sesi başka, bir bülbülün ya da şırıl şırıl akan nehrin sesi başka. Onun için yirminci yüzyılın seslerinin yirminci yüzyılın müziğine de geçtiğini kabul etmemiz lazım. Bundan dolayı biz de mümkün olduğu kadar yüm bunları anlatmaya çalışıyoruz.

Dersi alan öğrencilerde dönem sonunda gözlemlediğiniz farklılıklar neler? Genelde öğrenciler, kendileri de belirttikleri üzere, ifade etmede zorlanıyorlar; konuşmada ya da düşündüklerini açıkça, güzel cümleler kurarark anlatmada sıkıntıları var çünkü test çözmekle ilgilenen bir eğitim sisteminden geliyorlar. O yüzden ilk bir iki ay karşımda tamamıyla suskun ve tartışma saatlerinde sessiz öğrenciler görüyorum. Fakat derslerimde bazen espiriler yaparak mümkün olduğunca ortamı ısıtmaya çalıştığımdan ötürü galiba dost oluyoruz. Dost oldukça onlar da açılıyorlar; açıldıkça merakları gelişiyor. O meraklar geliştikçe de derse daha çok katılıyorlar. Fikirlerini düşüncelerini söylemeye başlıyorlar. Her defasında tam bir tartışma ortamına ulaşamasak da belirli bir zevk alma ve öğrenme düzlemine geçebiliyoruz.

Ölçme ve değerlendirme konusunda uyguladığınız yolları da öğrenebilir miyiz? Bilinen anlamdaki sınavların yanında çocukların kendi düşüncelerini harekete geçirip yazıya dökmelerini istediğim ödevler de veriyorum. Örneğin, vizeler ve final sınavları arasında mutlaka 2 konsere gitmelerini, bu konserler hakkında konser yazısı yazmalarını istiyorum. İlla ki eleştiri değil. İzlenimlerini yazmaları önemli. Konsere gittiklerinde binadan içeri girer girmez gördüklerini, farkına vardıkları şeyleri, perde açıldıktan sonra ve konser başladıktan sonra ya da opera ise opera başladıktan sonraki izlenimlerini, neler anladıklarını anlatmalarını istiyorum. Bazı çok akıllıca gözlemleri var; seyirci profili hakkında fikirleri oluyor, onların giyimleri kuşamları hakkında fikirleri oluyor.

Böylesi bir dersi konservatuvar ortamında verdiğinizde nasıl işliyorsunuz? Konservatuvarda pek çok değişik başlık altında derslerimiz var. ‘Müzik Tarihi’ dersi müfredat içerisinde eğer dört yıl ise müzkoloji bölümünde o dört yılın her bir döneminde incelenir ve o incelemeler sadece tarih açısından yapılmaz; eserlerin analizleri yapılır, bestecilerin hayatı ile ilgili çalışmalar yapılır, çeşitli yorumların analizi yapılır. Çok daha profesyonel boyuttadır konservatuvarda. Burada ele aldığımız yöntem daha farklı. Biz İngilizcede “music appreciation” denilen yani müzikten zevk alma ve müziği anlayabilme dersini veriyoruz burada. Şöyle de söyleyeyim: Yıllar geçtikten sonra bu dersi almış olan öğrencilerimden iletiler alıyorum. Bazen Facebook kanalıyla da geliyor bunlar. Yurt dışına giden ya da yurt dışında okuyan öğrencilerden aldığım iletilerde, “Okuduğumuz, bulunduğumuz şehirdeki üniversitede konserlere gidiyoruz ve bu konserlerde yanımızda oturan insanara ‘Ben bu senfoniyi daha önce dinlemiştim ya da bu konçertoyu da şu kişi çalarken dinlemiştim’ diyebiliyoruz. Bu bizim için çok büyük mutluluk, meğerse çok şey öğrenmişiz” diyorlar. Böylesi bir dersin kazanımları sonradan da anlaşılabiliyor.

Sizin verdiğiniz bu derse benzer dersler ülkemizdeki okullarda yaygın mı sizce? İstanbul ya da büyük şehirlerdeki bazı üniversitelerde müziği sevmeye, müziği tanımaya ve anlamaya yönelik dersler var ama bunlar sadece müzikle ilgili dersler değil. Sanatla ilgili dersler. Sabancı Üniversitesi’ndeki bu “Humanity” dersleri bence başka bir üniversitede yok; örneğini ben duymadım en azından. O açıdan buradaki öğrenciler çok şanslılar; genel kültür sahibi olma bakımından imkanları var ve bu şansın farkında olmalarını da isterim doğrusu.

İstenirse bu tür dersleri yaygınlaştırmak açısından ülkemizde yeterli kaynak var mı sizce? Namütenahi kaynak olarak internetimiz var. Öğretecek kişiler açısından düşünülürse elbette konservatuvarlarımızdan, üniversitelerimizin müzikoloji bölümlerinden mezun olan ya da olacak kişiler var. İstendikten sonra yapılabilir ve yapılması gerekir çünkü böylesi dersleri sadece genel kültür olarak da geçiştrmemek gerekiyor. Sanat ve sanatla ilgili bilgi; özellikle müzikle ilgili bilgiyi öğrenmek, müzik zevki almak insanı zenginleştirir. Politikacıyı da mühendisi de doktoru da zenginleştirir. Zaten tıp mesleğini icra edenler çok ilginç bir şekilde sanatla yakından ilgilenirler çünkü sanat onları besler, onların konsantrasyonunu güçlendirir ve onları rahatlatır. Ben bunu doktorlarda gözlemleyebiliyorum; doktorlar arasından sanat meraklısı çok çıkıyor.

Bu tür dersleri üniversite öncesinde verme konusuna ne dersiniz? Ben bu tür derslerin ilköğretimden itibaren başlamasını arzu ederim. Zaten en büyük hata şu şekilde yapıldı: İlköğretimde iyi öğretmen yetiştirilmedi. Resim hakkında, müzik hakkında konuşabilecek, uygulama yapabilecek, edebiyat hakkında konuşabilecek öğretmen yetiştirilmedi. Böylesi öğretmenler yetiştirilmediği gibi gibi bu dersler toptan kaldırıldı sonradan. Önce seçmeli ders oldular, sonra da seçmeli dersler sırasında sınav çalışması yapıldı. Bitti. Artık hiçbir okulda, ilköğretimde ve orta öğretimde gördüğüm kadarıyla, ne müzik var, ne resim var. Zaten başka ne var? Türkçe derslerinde edebiyatla ilgili hiçbir şey yapılmıyor. Bazı liselerde, özel liselerde hatta bazı Anadolu liselerinde iyi programlar da var. Örneğin, kendi müzik grupları, koroları var, öğrenciler öğretmenlerle birlikte çeşitli kitaplar okuyorlar, bunlar üzerinde çalışma yapıyorlar, yazarları çağırıyorlar. Ama hep kişiye; öğretmene bağlı. Bu işin kurumsallaşması lazım. Öğretmenlik bence kutsal bir meslektir; o mesleği severek yapmak lazım. Severek yapanlar başarılı oluyorlar zaten.

Son olarak öğrencilere önerilerinizi de duymak isteriz? Daha çok kitap okumalı, daha sık sinemaya, tiyatroya ve konsere gitmeli.