Edebiyat Sohbetleri: Orhan Pamuk

ANE Blog’un bu sayfasını Sabancı Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan iki değerli arkadaşıma bırakıyorum: Tamer Kütükçü ve Engin Kılıç. Kütükçü ve Kılıç, Orhan Pamuk üzerine aydınlatıcı bir söyleşi yaptılar. Bu söyleşi, öncelikle, o dönem editörlüğünü yaptığım Neo Filarmoni klasik müzik ve kültür dergisinin 12. sayısında yer almıştı. Bugün de bu platformadan sizlerle paylaşmaktan memnuniyet duyuyor ve sözü arkadaşlarıma bırakıyorum.

orhan pamuk anlamakTamer Kütükçü: Sabancı Üniversitesi Diller Okulu öğretim görevlilerinden Engin Kılıç ile Türk edebiyatının çok konuşulan, çok tartışılan yazarı Orhan Pamuk üzerine söyleştik. Engin Kılıç, Orhan Pamuk üzerine uzun soluklu çalışmalar ortaya koymuş, bu bağlamda Orhan Pamuk’u Anlamak adlı derlemeyi yayınlamış bir akademisyen. Bu nedenle, Orhan Pamuk’la ilgili kilit meselelerde, doğrusu esaslı yanıtlar alabilme fırsatı sunan, kısa, ama derinlikli bir söyleşi oldu.

Tamer Kütükçü: Orhan Pamuk’un yaşam öyküsünden kısaca bahsedebilir misiniz?

Engin Kılıç: Uluslararası üne sahip bir yazar olarak Orhan Pamuk’un yaşamöyküsü artık enikonu biliniyor. Bu yaşamöyküsünde benim en fazla ilgimi çeken nokta, yirmili yaşlarındayken yaşadığı ve yazar olma kararıyla sonuçlanan kırılma. Nişantaşlı bir burjuva ailenin üyesi olarak, ailesinin ona çizdiği yolu, mimarlık kariyerini reddederek, pek de muteber görülmeyen yazarlığa karar verişi çok önemli bir adım. Bundan sonrası da ilginç tabii. Bir yazısında “Kendimi döve döve yazar yaptım” diyordu. Bu kararı verdikten sonra, “meslektaşlarının,” yani başka yazarların nasıl yazdığına odaklanarak ve yoğun biçimde edebiyat okuyarak geçirdiği yıllar hiç şüphesiz sonradan yazarlığını derinden etkilemiştir. Bu dönemin şartlarını da göz ardı etmemek gerek. Nişantaşlı yazar adayımızın bu kararı verdiği dönem, toplumcu gerçekçiliğin etkilerinin edebiyat dünyamızda son derece belirleyici olduğu yetmişler. Pamuk yazılarında, şaka yollu, bu dönemde yazar olmak için iki özelliğin arandığını söyler: Köyü bilmek ve cezaevine girmiş olmak. Dolayısıyla, bu iki özelliğe de sahip olmayan yazar, bu dönemde bir anlamda kendini ve yazarlığını kabul ettirme mücadelesi de vermiştir denebilir.

Orhan Pamuk’un romanları için “sürekli bir yenilenme” halinden söz etmek mümkün mü? Bu bağlamda, Orhan Pamuk romanlarına ilişkin nasıl bir yol haritası çizilebilir?

Bazı yazarların bir şeyi iyi yaptığını ve hep onu yaptığını söyleyebiliriz. Bu bir döneme ya da coğrafyaya yoğunlaşmak, belli bir türde ürünler vermek, belirli teknikleri başarıyla uygulamak, belirli konuları ya da temaları işlemek biçiminde çıkabilir karşımıza. Kötü bir şey de olmayabilir bu, zaten beklentiler de bu yönde oluşur, bu yazarlar da beklentileri başarıyla karşılarlar. Pamuk bu kategoriye girmez. Onun da eserlerinde belli süreklilikler vardır ama eserlerinin bütününe baktığımızda, her yeni romanında yeni bir şeyler denediğini görürüz. Pamuk’un romanları bir türler galerisi gibidir. On dokuzuncu yüzyıl gerçekçiliğine uygun Cevdet Bey ve Oğulları’ndan sonra, modernist tarzda kaleme alınmış Sessiz Ev gelir. Üçüncü romanı Beyaz Kale için Türk edebiyatının ilk postmodern romanı demek yanlış olmaz. Onu geniş kitlelere tanıtan romanı Kara Kitap, ortaya koyduğu postmodern eğilimin yanı sıra İstanbul odaklı bir “ansiklopedik roman” olarak da tanımlanabilir. Yeni Hayat bu yaklaşımı taşraya uyarlarken, Benim Adım Kırmızı’da polisiye unsurlar içeren bir tarihsel romanla, Kar’da bir siyasi romanla, Masumiyet Müzesi’nde bir aşk romanıyla karşılaşırız (bu son romana eşlik eden ve son derece orijinal bir düşüncenin ürünü olan Müze’den bahsetmiyorum bile). Dolayısıyla Pamuk hep farklı türler dener. Bir yandan da bu türlerin ve ele aldığı konuların gerektirdiği, metinlerarasılık, üstkurmaca, eklemecilik, alegori, iç monolog, palimpsest gibi anlatı tekniklerini ustalıkla kullanır.

op2

Orhan Pamuk’un Türk edebiyatı ve Türk romanı içindeki yeri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Bu noktada Pamuk’un birçok alandaki öncü rolünü anmak gerekir. Yeni türleri ve teknikleri cesaretle ve hünerle denemiş, bu anlamda başka yazarlara da ve sanatçılara da yol açmıştır. Bu sadece romanların içeriğiyle ilgili de değildir. Bugün kimse billboard’larda roman reklamı görmeyi yadırgamıyor, oysa Pamuk bunu ilk kez yaptığında çılgınca eleştirildiğini hatırlıyorum. Ayrıca Pamuk’tan önce, sayılı istisnalar dışında, Türk edebiyatının hayli içine kapanık bir gelenek olduğu söylenebilir. Pamuk’un uluslararası yansımasını da bulan parlak başarısı ve eserlerinin altmış küsur dile çevrilmesi şüphesiz Türk edebiyatının da kaderini etkilemiştir. Türkçe gibi “merkez dışı” bir dilden yola çıkarak bu noktaya varmanın güçlüğü tahmin edilebilir (Bir Türk romanının, Benim Adım Kırmızı’nın, Çin’de en çok satan çeviri roman olması kolay olmasa gerek). Bugün yüzlerce yazarımız yabancı dillere çevriliyorsa, bunda Pamuk’un macerasının etkisi ve katkısı yadırganamaz. Ama Türk romanı bağlamında Pamuk’u düşündüğümde en çok önemsediğim nokta, onun edebiyata özerkliğini geri vermiş olmasıdır. Belki doğuşundan beri Türk edebiyatı, en azından ana akım edebi eğilimler, diyelim, fazlasıyla politize bir görünüm ortaya koydu. Yirminci yüzyılda da durum bundan farklı değildi. Bu çerçevede, Milli Edebiyat, toplumcu gerçekçilik akımlarını hatırlayabiliriz. Oysa Pamuk, politik tercihlerini makalelerde, röportajlarda, gösterilerde ortaya koysa da, roman yazarken edebiyatçı kimliğini esas almıştır. “Babamın Bavulu” başlıklı Nobel ödül töreni konuşmasında “Edebiyatın insanoğlunun kendini anlamak için yarattığı en değerli birikim” olduğuna inandığını belirtmesi de bunu gösterir.

Sizin kişisel olarak en başarılı bulduğunuz ya da beğendiğiniz romanı hangisi, neden?

Ben en çok Benim Adım Kırmızı’yı severim. Çünkü öncelikle 16. yüzyılda geçen bir roman yazmaya soyunan bir yazar olarak Pamuk’un ödevini fazlasıyla iyi yaptığını, o dönemi çok iyi çalıştığını ve maharetle yansıttığını düşünürüm. Ayrıca romanın çok katmanlı bir yapısı vardır. Bir düzlemde, bir kitap projesi etrafında, Doğu-Batı ilişkisine, hayata ve sanata dair çok temel bazı temaların işlendiğini görürüz. Bir başka düzlemde dört başı mamur bir aşk hikâyesi ilerler. Bir yandan da, “whodunit” tarzında, katilin kimliğini belirlemeyi amaçlayan karmaşık bir polisiye hikâye vardır. Bunlara üçüncü tekil şahıs anlatıcı kullanmama tercihini, kahramanların, nesnelerin ve kavramların kendi ağızlarından konuşmalarını da ekleyelim. Bu liste, okuması, takibi zor bir roman ortaya çıkarabilir. Oysa bu romanın başarısı tam da ustalıklı mimarisindedir. Tüm bu unsurlar çok iyi kurgulanmış, hiç aksamayan bir olay örgüsüyle karşımıza çıkarlar ve birinci sınıf bir edebiyat hazzı yaşatırlar.

Orhan Pamuk, edebiyatın hiç tartışmasız en saygın ödülü olan Nobel ödülünü de kazanmış tek Türk romancısı. Siz, Orhan Pamuk’un bu ödülü kazanmasında eserlerindeki hangi özelliklerin belirleyici olduğunu düşünüyorsunuz?

Öncelikle ödülü veren kurumun, yani İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi’nin gerekçesi daha anlamlı geliyor bana. Akademi Sekreteri Engdahl’ın, Pamuk’un Doğu ve Batı kültürleriyle bağları sayesinde çağdaş romanın köklerini genişlettiği ve romanı Batılıların elinden alarak şimdiye kadar gördüğümüz romandan tamamen başka bir şeye dönüştürdüğü için bu ödüle layık görüldüğünü söylemesi, gerek Pamuk gerekse bir buçuk asırlık Türkçe roman geleneği adına çok önemli.

Bunu nasıl başardığına gelince, Pamuk’un eserlerinin birçok özelliği sayılabilir. Başta eserlerinin omurgasını oluşturan Doğu-Batı ilişkisi olmak üzere, tematik düzeyde, kimlik, gelenek, modernlik, yerellik, evrensellik gibi pek çok tema ile karşılaşırız Pamuk’un romanlarında. Ayrıca değindiğim gibi çok farklı edebi türleri denemesi, yazarın en ayırt edici özelliklerinden biridir. Ayrıca Pamuk’un bir kurgudaki başarısını da anmalıyız. Bunlara, gittikçe kendine ait kıldığı bir dil estetiğini de eklemek gerekir. Son olarak Pamuk’un buraya ait konuları işlerken bu konulardaki evrensel boyutu görüp gösterme becerisi, ve edebiyatı başka alanların destekleyici unsuru olarak değil de saf edebiyat olarak algılama dikkati de vurgulanmalıdır.

op3

Son olarak, Orhan Pamuk biliyorsunuz siyasi tartışmaların da bir hayli odağında konumlandırılmış bir yazar. Şimdiye kadar hiçbir Türk yazarının gösteremediği medeni cesareti göstererek kendi ülkesinin yanılgılarıyla yüzleşebilmiş ve öz eleştirisini büyük bir olgunlukla yapabilmiş bir yazar olmaktan, Batı’ya sevimli görünmek için kendi ülkesini kötülemekte bir beis görmeyen “ucuz bir vatan haini” olmaya uzanan bu farklı yorumlar hakkında sizin değerlendirmeniz nedir, bu hususta neler söyleyebilirsiniz?

Malum, bazı yazarlar diğerlerine nazaran daha sivri tepkiler alırlar. Örneğin Reşat Nuri söz konusu olduğunda, odasını onun posterleriyle donatanlara da, “Reşat Nuri’den ölesiye nefret ediyorum” diyenlere de rastlamayız pek. Buna karşılık, Kemal Tahir kimilerine göre dünyanın en iyi romancısıyken, kimilerince yazar bile değildir.

Orhan Pamuk’u da bu ikinci kategoriye dâhil etmek mümkün. En başından itibaren tutkulu bir hayran kitlesi vardı, yoğun bir akademik ilgiye mazhar oldu, ama aynı zamanda çok farklı biçimlerde yoğun ve sert eleştirilere de muhatap oldu. Önceleri oryantalist olmakla suçlandı, Türkçe bilmediği iddia edildi, intihal yaptığı öne sürüldü. Her romanı yüz binlerce nüsha basılsa da, romanlarının okunmadığını söyleyenler de oldu. Romanlarının dışında, ordu hakkında söyledikleri ve devletin Kürt politikalarına dair tespitleri de şimşekleri üzerine çekmişti.

Böylesine yoğun ve sürekli eleştirilerin odağı olmak, komplo teorileri için de uygun zemini hazırladı elbette. İrili ufaklı birçok teori arasında Orhan Pamuk’un Batı’nın Türkiye’yi bölme planlarının bir parçası olarak yetiştirildiği, daha 1980’lerde Iowa’da bu amaçla eğitildiği teorisini yıllar öncesinden hatırlıyoruz. Benim Adım Kırmızı’dan sonra Yalçın Küçük, Pamuk’un Sabetayist/dönme/Yahudi olduğunu da “kanıtlayarak” bu teoriyi zenginleştirdi. Pamuk’un Ermeniler ve Kürtler hakkında İsviçre gazetesine verdiği demecin ardından, Fransız Parlamentosu’ndan geçen Ermeni Soykırımı ile ilgili kararın Nobel’le çakışması da bu teorinin en olgun ifadesini bulmasını sağladı: “Soykırım dedi, Nobel’i kaptı!” Vatandaşlıktan çıkarılmasını önerenler oldu. Oralardan geçerek “Orhan Pamuk akıllı olsun akıllı”ya ulaştık ve yazarı ülkesinin dışında yaşamak zorunda bıraktık.

Neden böyle oldu peki? Bu durumun nedenleri arasında, en azından belirli çevreler için, Pamuk’un başarısının hazmedilememesini de sayabiliriz, belirli dönemlerde Kürt sorunuyla, vesayet rejimiyle, Ermeni Soykırımı’yla ilgili sert çıkışlarının yarattığı tepkiyi de. Ama bence en belirleyici etmen, kültürümüzde çok yaygın olan ve sıra dışı durumları kolayca açıklamak için sıkça başvurulan komplo teorilerine yatkınlıktır. Peki Pamuk hakkında bütün bu komplo teorilerinin varlığını nasıl açıklamalıyız? İlginçtir, Pamuk’un kendisi de bu gibi paranoyak komplo teorilerinin üretimi hakkında kafa yormuştur. Yıllar önce yazdığı, Öteki Renkler’de de yer alan şu satırlar, bu sürecin mekanizmasını açıklamaya yöneliktir:

[T]oplumumuzdaki Sevr paranoyası ya da toplumsal paranoya güçlü bir şekilde kabadayılaşır. [Bu] kabadayılık, sonunda “Çakarım haa!” erkeklenmesine doğru evrilebilir. Tabii Batılılara asla çakamaz. İçindeki gariban muhaliflere çakar paranoyaklar. Paranoyak oldukları için onları anlarım, ama aptal oldukları için de korkarım. Aptal paranoyak en korkutucu yaratıktır ve ülkemizde çoktur. Bu çokluğun sebebinin ise şu olduğunu düşünüyorum: Karşılıklı aynı paranoyaya kapılan kişiler birbirlerinin paranoyalarından destek alarak zenginleşiyorlar. Hatta karşılıklı paranoyaları sayesinde bir cemaat oluşturarak paranoyalarından kurtuluyorlar.

Hiç şüphesiz, kişiliği, eserleri, edebi ve politik görüşleri hakkında sayısız rasyonel eleştiri de oldu, olacaktır da. Olmalı da, çünkü bunlar sadece düşünsel zenginlik üretirler. Oysa yukarıda değindiğim türden tehditlerin düşünceyle ilgisi yok. Umalım ki bundan böyle eleştiriler, daha önce yaşandığı gibi, Orhan Pamuk’un da diğer yazarlarımızın da özgürlüklerini kısıtlayacak noktaya gelmesin.

Teşekkürler.

op1a

Blogger Not: Tamer Kütükçü’nün kitaplarından “Kadıköy’ün Kitabı“, “Radyoculuk Geleneğimiz ve Türk Musikisi“, “İş Dünyası İletişim Rehberi